in

Kpss – Öabt – Halk Edebiyatı Özgün Ders Notları

 

 

TEKKE VE TASAVVUFÎ HALK EDEBiYATI

GELENEĞiNDEKi NAZIM ŞEKiLLERi

Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı geleneği hem sözlü kültür hem de yazılı kültür

ortamlarında üretilmiş eserlere sahiptir. Bu nedenle de bir yönüyle yazılı diğer yönüyle de sözlü edebiyat özellikleri gösterir. Bu durum bu edebiyat geleneğinin diline de yansımış gibidir. Genel olarak bu edebiyat geleneğinin dili Halk Edebiyatı ürünlerinde kullanılan dile yakınsa da onda yüksek tahsili olmayan orta seviyedeki halkın kullandığı Arapça ve Farsça kelimelere de rastlanır. Bu edebiyat geleneğinin kendine has bir nazım şekli, vezni ve kâfiye sistemi yoktur. Tekke ve Tasavvufi Halk Edebiyatında Divan Edebiyatının aruzlu nazım şekilleriyle ozan-baksı ve âşık tarzı geleneklerin heceli nazım şekilleri kullanılır. Özellikle de eserlerinin geniş halk kitlelerince daha iyi anlaşılmasını isteyen mutasavvıf (tasavvuf öğretisini takip eden) şairler heceli şekillerden “koşma”yı çok daha fazla kullanmışlardır. Nazım birimi olarak da  tercih edilen nazım şekline bağlı olarak beyit veya dörtlük yer alır. Aruzla yazılan şiirlerinde mutasavvıf şâirler kaside, gazel, mesnevi, murabba, kıt’a, tuyuğ, tercî-i bend, terkib-i bend, müstezat gibi nazım şekillerini kullanmışlardır. Bu geleneğin aruzla yazılan nazım biçimlerinde genellikle aruzun “mefâ’îlün /mefâ’îlün / fa’ûlün”,

“mef’ûlü / mefâ’îlü / mefâ’îlü / fa’ûlün”, “mef’ûlü / fâ’ilâtü /mefâ’îlü/ fâ’ilün”, “fâ’ilatün / fâ’ilatün / fâ’ilatün / fâ’ilün” ve “fâ’ilatün / fâ’ilatün /fâ’ilün” kalıpları kullanılmıştır.

Tekke ve Tasavvufî Halk EdebiyatI geleneğinde aruzla yazılan şiirlerde aruz hatalarına çok sık rastlanılır. Bu edebiyatı meydana getiren şairlerin çoğunun çok fazla eğitim görmemiş olduğu düşünülürse, bu doğal bir sonuçtur. Bu tür aruz hataları çoğunlukla Türkçe kelimelerin kısa hecelerinin vezin gereği uzatılmasıyla ortaya çıkan “imâle” ve aynı şekilde Arapça ve Farsça kelimelerdeki uzun hecelerin vezin gereği kısaltılması sonucu ortaya çıkan “zihâf”lardır.

TEKKE VE TASAVVUFÎ HALK EDEBiYATI

GELENEĞiNDE ŞiiR TÜRLERi

Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı geleneğinin kendine has nazım şekilleri olmadığı ve bu gelenekte Divan ve Âşık tarzı edebiyat geleneklerinin nazım şekillerinin kullandığına yukarıda işaret edilmişti. Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyat geleneğinazım türleri konusunda hem Divan hem de Âşık tarzı edebiyat geleneklerindenayrılır. fiiirde tür meselesi ele alınıp işlenilen, üzerinde durulan konuyla belirlenir.

Bu bağlamda, Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı şiir geleneğinde meydana getirilen

şiirleri “Allah” hakkında yazılan türler, “Peygamber” hakkında yazılan türler,

“din ve tasavvuf büyükleri” hakkında yazılan türler ve “dini inançlar ve tasavvufî

düşünceler” hakkında yazılan türler olarak dörde ayırmak mümkündür

Allah Hakkında Yazılan Türler

Bu türlerin adları ve bu türlerde ele alınan temel konular Tevhid (Allah’ın birliği,

yüceliği ve sıfatlarını konu edinen), ilahi (Tanrı’yı öven ve ona yalvarma konulu),

Âyin (Mevlevî tarikatının ilahileri), Tapuğ (Gülşenî tarikatının ilahileri), Nefes (Alevi-

Bektaşîlerin ilahileri), Durak (Halvetîlerde iki fasıl arası okunan ilahiler), Cumhur

(Mevlevî ve Bektaşi dışındaki tarikatlerde ilahiye verilen ad), Münacat (Allah’a

yakarış, esirgenmeyi, bağışlanışı, dua konu edinen) ve Esma-i Hüsna (Tanrı’nın

esasen 99 olan sonradan yapılan eklemelerle 1001’e çıkarılan en güzel ve şereşi adlarını ve kapsadıkları vasışarını işleyen) şeklinde sıralanabilir

Peygamber Hakkında Yazılan Türler

Bu türlerin adları ve bu türlerde ele alınan temel konular Na’t (Hz. Muhammed’i övmekona duyulan saygı ve sevgi konulu), Sîretü’n-Nebi (Hz. Peygamberin doğumdan

ölümüne kadar hayatını, erdemlerini konu edinen), Mucîzât-ı Nebi (Hz. Muhammed’in gösterdiği mucize ve kerâmetleri konulu), Hicret-nâme (Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç etmesini konu edinen), Mirac-nâme (Hz. Muhammed’in Miraca çıkması konulu) Mevlid (Hz. Muhammed’in doğumu başta olmak üzere hayatını konu edinen), Hilye (Hz. Peygamber ve diğer peygamberlerle,

dört halifenin iç ve dış güzellikleri konulu), Gevher-nâme (Allah’ın birliğini, Peygamberin ahlakını konu edinen) ve Dolap-nâme (Su dolaplarının yapıldığı ağacın kişileştirilmesi yoluyla onların ağzından Tanrı aşkının ifade edilmesi konulu) şeklindedir

Din ve Tasavvuf Büyükleri Hakkında Yazılan Türler

Bu türlerin adları ve bu türlerde ele alınan temel konular Medhiye (Dört halifeyi,

ashab-ı kirâmı, velileri övmeyi konu edinen), Mersiye (Tekke ve tasavvuf ulularının ölümü konulu) ve Maktel-i Hüseyin (Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edilişini konu edinen) şeklinde sıralanabilir

Dini inançlar ve Tasavvufi Düşünceler Hakkında Yazılan

Türler

Bu türlerin adları ve bu türlerde ele alınan temel konular Vücut-nâme (insanın yaratı-

lışını konu edinen), Nasihat-nâme (insanlara öğüt vermeyi, yol gösterme konulu), ibret-nâme,(kötü bir olaydan ders alma ve kötülükten arınma konulu), Fazilet-nâme (Hz. Peygamber ve dört halifenin davranışlarındaki yücelik ve erdemlerikonu edinen) Fütüvvet-nâme (Esnaf teşkilatının uyması gereken dürüstlük ve terbiye konulu), Gazavat-nâme (Din düşmanlarıyla yapılan savaşları konu edinen), Mansur-nâme (Büyük mutasavvıf Hallac-ı Mansur’un hayatı ve kerametleri konulu) Minber-nâme (Hatiplerin minberden bildiklerini halka anlatmalarını konu edinen),istihrac-nâme (Geleceğe ait herhangi bir olayın üstü kapalı bir biçimde bildirilmesi konulu), Nevruziye (Nevruz günü ve kutlamaları özellikle de Hz. Ali’nin doğumu konulu) Tahassür-nâme (Tasavvuftan habersiz geçen ömre duyulan üzüntüyü konu edinen), Tarikat-nâme (Tarikatların yöntem ve yollarını konu edinen), Nutuk (Tarikatın gelenek-görenek ve âdetleri konulu), Hikmet (islâmiyetin esasları, tasavvufun incelikleri konulu), Devriye (insan ruhunun Allah’tan çıkıp yine Allah’a

varacağı düşüncesini konu edinen), fiathiye (ciddi bir düşünce veya duyguyu,

iğneleyici ve alaylı bir biçimde anlatan şiirler), Meded-nâme (Ehl-i Beytten ve

On iki imam’dan yardım isteyip yalvarma konulu), Selam-nâme (Âli-Âba, On iki imam, Hacı Bektaş Veli’nin erdem ve güzelliklerini konu edinen) Düstur (Alevi-

Bektaşi tarikatinin gelenek ve göreneklerini, âdetlerini anlatan nefesler), Düvazimam(On iki imamı ve sahip oldukları üstün özellik ve erdemleri konulu şiirler), Kıyamet-nâme (Kıyamet günü ve özellikleri konulu) ve fiefâat-nâme (Mahşer gününde Hz. Muhammed ve diğer peygamberlerce sahip çıkılmayı ve aracılıklarıyla affa uğramayı sağlamayı konu edinen) şeklinde sıralanabilir.

 

 

 

TEKKE VE TASAVVUFÎ HALK EDEBiYATINDA

DÜZYAZI (NESiR) TÜRLERi

Cenk-nâmeler: Anadolu’da XIII. yüzyıldan itibaren Türk toplumunun sosyokültürel

yapısı ve dünya görüşüne uygun olarak tercüme ve adapte etmek suretiyle

Türk edebiyatında oluşturulan eserlerdir. Kaynağını Arap ve Fars edebiyatlarından

alan ancak Türk destan geleneğinin ölçütleri ve icra töresine göre oluşturulan

Cenk-nâmeler manzum, mensur ve manzum-mensur karışık olarak meydana getirilmişlerdir.

Cenk-nâmelerin konusu Hz. Ali, atı Düldül, kılıcı Zülfikâr, Hz. Ali’nin oğlu etrafında gelişen olaylarda gösterilen kahramanlıklarıdır. Çoğunlukla manzum örneklerine rastlanılan “Kesikbaş Hikâyeleri” de Hz. Ali’nin etrafında oluşmaları nedeniyle bu gruba girmektedir.

Hamza-nâme: Hz. Muhammed’in amcası Hz. Hamza’nın kahramanlıklarını konu edinen ve onun efsanevi hayatını anlatan eserlerdir. Türkler arasında anlatılan ilk islâmi destan kahramanı olması nedeniyle de Hz. Hamza anlatıları ayrı bir önem taşırlar. Hamza-nâme, Türkler arasında X. yüzyıldan itibaren sözlü kültür ortamında anlatılmaya başlanılmış ve XIV. yüzyıl sonlarına doğru “Hamzavî” adlı bir kişi tarafından yazıya geçirilmiştir.

Ebû Müslim-nâme: Halifeliğin Emevilerden Abbasilere geçmesinde son derece önemli bir rol oynayan Ebû Müslim-i Horasanî’nin hayatı etrafında oluşan anlatılardır. Bu anlatılarda Ebû Müslim-i Horasanî daima hakkı savunan, zulme ve zalimlere karşı çıkan bir kahraman olarak idealize edilmektedir.

Battal-nâme: islâm ordularının Bizans Devleti’ne karşı yaptıkları savaşlarda gösterdiği başarılarla ün kazanan bir Arap Emiri olarak kabul edilen Battal Gazi etrafında oluşan epik destan nitelikli anlatıların yer aldığı menkabeler (dinî efsaneler) mecmuasıdır. Bu anlatılarda Battal Gazi’nin efsanevi hayatı Anadolu’ya yerleşen Türklerin gözüyle manzum ve mensur olarak yansıtılmıştır. Battal-nâme Türk halkı arasında büyük bir şöhret kazanarak yakın zamanlara kadar okunup anlatılmıştır.

Danişmend-nâme: Anadolu’da bağımsız bir devlet kuran Danişmendli hanedanın başta Danişmend Ahmet Gazi olmak üzere ileri gelenlerinin hayatları ve kahramanlıkları hakkında oluşmuş anlatılardır. Danişmend-nâme destanında dile getirilen olayların tarihsel gerçeklere uygunluğu, kahramanlarının tarihî şahsiyetler olması, yer ve şahıs adları nedeniyle uzun bir süre bu kitap bir tarih kitabı olarak düşünülmüştür.

Saltuk-nâme: Anadolu ve özellikle de Balkanların Türkleşmesinde son derece

önemli bir yere ve role sahip olan Sarı Saltuk adlı bir Türk “gazi-derviş”inin hayatını anlatan dinî-destanî bir eserdir. Anadolu’da ve çoğunlukla tekke çevresinde oluşan islâmi Türk destanlarının sonuncusu “Sarı Saltuk Destanı”dır. Bu destanda Ortaçağ’ın “gaziler” zümresinin din ve millet uğruna yaptıkları gazalar sade ve akıcı bir dille anlatılır. Saltuk-nâme, fiehzade Cem’in buyruğuyla Ebu’l-Hayr Rûmî adlı şahıs

tarafından Anadolu’da yedi yıl boyunca sözlü kaynaklarda Sarı Saltuk hakkında anlatılanların yazılarak toplanmasıyla meydana getirilmiştir. Bu yönüyle de Türklerin yazılı kültür ortamına yöneliş ve özümseyiş sürecinde ayrı bir önem taşımaktadır.

Menâkıp-nâmeler: Velilerin kerametlerini anlatan efsanevi küçük hikâyelere “menkabe” veya “menkıbe” adı verilir. Bu evliya hikâyeleri önceleri tasavvufî-biyografik kitaplarda veya “evliya tezkire”lerinde toplanmıştır. Ancak, IX. ve X. Yüzyıllardan sonra tek bir veli hakkındaki menkabeleri toplayan “menâkıb”, “menâkıb-nâme”, “vilâyet-nâme” veya “velâyet-nâme” şeklinde adlandırılan eserler ortaya çıkmıştır. Bu tür eserler Arap, Fars ve Türk dillerinde yazılmış ve islâm aleminin her tarafına yayılmıştır. Bu bağlamda, Anadolu’da faaliyet gösteren Mevlevilik,Kadirilik, Vefâilik, Rüfâilik, Bektaşilik ve benzeri tarikat çevrelerinde ün salmış büyük mutasavvıfların hayatları hakkında da menâkıb-nâmeler oluşturulmuştur. Bu eserler dönemlerinin Anadolu’sunu şehir hayatı ve teşkilatını, sosyal tabakaları,

ekonomik yapısını, dinî hayatını gelenek ve göreneklerini aksettiren son dereceönemli kaynaklardır.

Gazavat-nâmeler: Tek bir savaşın veya bir savaşlar silsilesinin anlatıldığı “gazanâme”

veya “gazavat-nâme”ler de ağırlıklı olarak tekke çevrelerinde meydana getirilmiş

eserlerdendir.

Fetih-nâmeler: Bir şehrin veya bir kalenin alınmasını anlatan eserlerdir. Taşıdıkları tarihsellik özellikleriyle tarihe kaynaklık ederler.

Fütüvvet-nâmeler: Esnaf hayatı ve maddi-manevi disiplinini konu edinen eserlerdir.

Bunlar, özellikle Ortaçağ’da esnaf ve ticaret hayatını oluşturup kontrol eden

sosyal yapı olan Ahilik kurumunun temel eserleridir.

Fıkralar: Bektaşi tipine bağlı fıkralarla, Nasrettin Hoca’yı tasavvufî bir yorumlayışa tabi tutan anlatmalar da tekke çevrelerinde oluşmuş eserler arasında sayılabilir.

Şerhler: Başta tasavvuf büyüklerinin şiirleri olmak üzere çeşitli manzumeleri tasavvufî

bakış açılarıyla yorumlayan çoğunluğu mensur olan eserlerdir. Bu tür “şerh” veya açıklama ve yorumlamalar da yine tekke çevresinde gelişen mensur eserlerdendir.

Tevarihler: Doğrudan doğruya tarih kitabı olarak kaleme alınmış olmakla birlikte

“Tevarih-i Âl-i Osman” gibi epik ve efsanevi özelliklere sahip çoğunlukla mensur anlatılardır.

TEKKE VE TASAVVUFÎ HALK EDEBiYATININ

TEMSiLCiLERi

Türk Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı ortaya çıktığı XII. yüzyıldan günümüze

kadar yüzlerce şair yetiştirmiş ve bunların binlerce eseri günümüze kadar gelebilmiş

son derece güçlü ve verimli bir gelenektir. Tekke-Tasavvufî Halk Edebiyatının yukarıda çizilen tarihî gelişimi ve tanımlanışından hareketle genel bir panoraması ve yüzyıllara göre belli başlı temsilcileri şu şekilde sıralanabilir. XII. yüzyılda geleneği başlatan Hoca Ahmed Yesevî, Edip Ahmed Yügneki ve Hakim Süleyman Ata en önemli temsilcilerdir

 

XIII. yüzyılda, yaklaşık yüzyıldır Orta Asya veya Türkistan’dan göçler ve görevlendirmeler yoluyla Anadolu’ya taşınan Yesevîlik ve diğer tarikatlerin düşünceleri burada kök salar ve Anadolu merkezli bir mutasavvıf şairler topluluğu oluşur. XIII. yüzyılda Anadolu’da yaşayan ve eserleri günümüze gelen şair mutasavvıflar başta Mevlâna Celaleddin Rumî olmak üzere, Hacı Bektaş Veli, Sultan Veled, Ahmed Fakih, Şeyyâd Hazma ve Yunus Emre şeklinde sıralanabilir.

 

XIV. yüzyılda Anadolu’da yaşayan ve eserleri günümüze gelen şair mutasavvıflar Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Sâid Emre, Elvân Çelebi’dir.

 

XV. yüzyılda Anadolu’da yaşayan eserleri veya tesirleri günümüze gelen şâir

mutasavvıflar olarak Hacı Bayram Veli, Akşemseddin, Eşrefoğlu Rûmî, Kemal

Ümmî, Emir Sultan, Rûşenî ve ibrahim Tennûrî sayılabilir.

XVI. yüzyılda Anadolu’da yaşayan eserleri veya tesirleri günümüze gelen

mutasavvıflar arasında ibrahim Gülşenî, Ahmed Sârban, Bursalı Muhyiddin Üftade, fiah ismail Hatayî, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, ve Muhyiddin Abdal’ı

sayabiliriz.

XVII. yüzyılda Anadolu’da yaşayan eserleri veya tesirleri günümüze gelen

mutasavvıflardan bazıları Adem Dede, Elmalılı Sinan Ümmî, Niyazi-i Mısrî,

Oğlanlar Şeyhi ibrahim Efendi, Kul Nesimî, Âşık Virânî, Nakşî-i Akkirmanî’dir.

XVIII. yüzyılda Anadolu’da yaşayan eserleri veya tesirleri günümüze gelen

mutasavvıflardan bazıları Bursalı ismail Hakkı, Erzurumlu ibrahim Hakkı,

Mahdum Kulu, Neccarzade Şeyh Rıza, Cemalî, Üsküdarlı Haşim, Kul Şükrü,

Nasuhi, Senâyî, Mehdî, Mahvî’dir.

XIX. yüzyılda Anadolu’da yaşayan eserleri veya tesirleri günümüze gelen

mutasavvıflardan bazıları Seyranî, Türabî, Salih Baba, Bitlisli Müştak Baba’dır.

 

XX. yüzyılda Anadolu’da yaşayan eserleri veya tesirleri günümüze gelen mutasavvıflardan bazıları Edib Harabî, Mehmed Nuri, Yozgatlı Hüzni, Âşık

Molla Rahim, Derûnî, Sıtkı, Zeynel Uslu Baba’dır.

 

ÂŞIK TARZI EDEBiYAT GELENEĞİ

XVI. yüzyılda bir Türk ve Müslüman sosyo-kültürel kurumu olarak ortaya çıkan “kahvehane”lerde, Divan Edebiyatı mensuplarının “saçma-sapan sözler söyleyen” (herze-gû) kişiler olarak nitelendirdikleri “ozan”lar, mürit ve kardeşlerini irşattan ve nasihat etmekten ziyade rindâne tavırlar içinde güzellere ve

güzelliklere övgüyü, “güzelleme” yolunu tercih eden bazı tekke mensuplarıyla, çoğunlukla Yeniçeri Orta’larında görev yapan “ordu şairleri”nin başlattığı ve kısa sürede kendine has özelliklere sahip bir “tarza” dönüşen yeni bir edebiyat geleneği

ortaya çıkar.

Bir başka ifadeyle, Âşık Tarzı Edebiyat geleneğini Ozan-Baksı, Tekke-Tasavvuf,

ordu şâirleri ve Divan Edebiyatına mensup insanların kahvelerde icralara yönelenleri

oluşturmuştur. Farklı geleneklere mensup bu insanlar kahvehanelerde aynı amaca yönelik icralarda buluşarak karışıp harmanlandılar ve yeni bir tarz oluşturdular.

Bu yeni edebiyat geleneği, XVII. yüzyılda ulaştığı klasikleşen formlarıyla tamamen

kendine has bir tarz oluşturmuş ve zaman içinde uğradığı değişim ve gelişimlerle

günümüze kadar gelerek yaşamaya devam etmiştir. Bu edebiyat ve kültürgeleneği; kısaca “Âşık Edebiyatı” veya “Âşık Tarzı Edebiyat Geleneği” olarak adlandırılmaktadır.

Bu edebiyat geleneğinin icracılarına verilen “âşık” adının, daha önce Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyat geleneğinin Ahmed Yesevî başta olmak üzere Yunus Emre ve diğer mensuplarınca kullanıldığı bilinmektedir. Günümüzde de bazı Alevi-

Bektaşi tarikatlarında “âşık” olarak adlandırılan bir makam veya post varlığını sürdürmektedir.

Bu nedenlerden dolayı, bu birbiriyle birçok bakımdan ilişkili fakat amaç ve anlatım tutumları bakımlarından tamamen bağımsız sayılabilecek olan iki tarz veya edebiyat geleneği birbirine karıştırılmaktadır. Söz konusu iki ayrı ve bağımsız edebiyat geleneğinin aralarındaki teleolojik (amaçbilimsel) varoluş çizgisindeki temel farklılıklar üzerinde durulmayarak, belirsiz bir şekilde geçiştirilmektedir.

Bazı araştırmacılar iki edebiyat geleneği arasındaki farklılıkları görmezden gelerek,

ikisini bir edebiyat geleneği gibi düşünerek “Âşık Edebiyatı” olarak adlandırılabilmektedir. Gelenekse, geçmişten gelen bir “Hak Âşığı” ve “Halk Âşığı” ayırımı yaparak “tekke” ve “kahvehane” merkezli edebî gelenekleri birbirinden ayırmaktadır. Kısaca, “Âşık Edebiyatı” terimi kullananın yüklediği anlama bağlı olarak daralıp genişleyebilmektedir.

Bu karışıklığı önleyebilmek için öteden beri temsilcileri “âşık” sıfatını kullanan iki edebî gelenek ve bu geleneklerin etrafında şekillendikleri “tekke” ve “kahvehane” olarak adlandırılan iki temel kurumu nazarı dikkate almak ve buna dayalı yeni terimlerle ifade etmek gereklidir. “Tekke Tarzı Âşık Geleneği” ve “Kahvehane Tarzı Âşık Geleneği” bu iki tarz veya geleneğin daha iyi anlaşılmasını ve araştırılmasını sağlayan adlandırmalar olabilirdi. Bu yeni gibi görülebilecek olan adlandırmalar bir anlamda yukarıda da işaret edildiği gibi geleneğin kendi içindeki “hak âşığı” ve “halk âşığı” terimlerinin yenileştirilme ifadesi gibi de görülebilir. Bu gelenekleri ve özelliklerini şu şekilde tanımlayabiliriz. Tekke Tarzı Âşık Geleneği, Ahmed Yesevî ile birlikte tekke kurumu etrafında ozan-baksı geleneğine aitedebî tür, biçim ve formların propaganda (irşat) amacıyla islâmi bir muhteva yüklenmek suretiyle kullanılmasıyla oluşan edebî gelenektir. Bu geleneğin mensuplarının büyük bir kısmı kendilerini XIII. yüzyıldan itibaren “Allah’a âşık”, “Hak âşığı” veya “âşık” olarak adlandırmışlardır. Bu geleneğe mensup âşıkların eser yaratma ve icralarının amacı kurumsal bağlamda inançlarını dışa vurup ifade etme ve bu yolla propagandasını yaparak yeni insan kazanma veya inançlarına kazanılmış insanların, imanlarını tazeleyerek inanılan dogmalara yönlendirmedir. Bu gelenek öncülü olan ozan-baksı geleneğinden rüya ve bade yoluyla geleneğe giriş başta olmak üzere, sözlü olmak, kopuzun egemen çalgı olduğu müzik eşliğinde ve çoğu zaman irticalen icrayı, koşma, koşuk, hece ölçüsü, dörtlük birimi gibi unsurları devralmıştır. Devraldığı bu unsur ve enstrümanları islâm merkezli olarak dinî-tasavvufî bir muhtevayla donatarak amacına yönelik olarak kullanagelmiştir.

Öte yandan, “Kahvehane Tarzı Âşık Geleneği” veya yaygın olarak “Âşık Tarzı

Edebiyat Geleneği” yahut sadece “Âşık Tarzı” olarak adlandırılan bu edebiyat geleneği, ilk adlandırmadan da anlaşılacağı üzere XVI. yüzyıl ortalarından itibaren

ortaya çıkıp yaygınlaşan bir Türk-Müslüman kurumu olan kahvehanelerde teşekkül etmiş bir gelenektir. Bu geleneğin mensupları da yakın zamanlarda ortaya çı-

kan farklı isim arayışlarına rağmen başlangıçtan günümüze kadar esas olarak “âşık” ismini kullanmışlardır. “Halk âşıkları” veya Safâî Tezkiresi’nde de yer aldıkları şekliyle “kahvehane âşıkları”, kahvehanelerin XVI. yüzyılda, Türk-islâm dünyasında, kamuya açık ilk din dışı veya dinî unsurların kurumsal ve konusal çerçevesini oluşturmadığı kurum olarak ortaya çıkmasına bağlı bir oluşumun sonucudurlar. Bu tür âşıkların şiir yaratma ve icradan amaçları esas itibariyle din dışı bir karaktere sahip bir kurum olan kahvehaneye sosyalleşmeye, hoşça vakit geçirerek, eğlenmeye gelen müşterileri eğlendirmektir. Tekke âşıklarının propagandayı ve irşadı ön planda tutmalarına karşılık burada amaç, din dışı sosyal bir ortamda hoşça vakit geçirmek ve sosyalleşmektir.

Dahası, mensup olduğu dinsel disiplinin gereklerini yerine getiren bir tekke

âşığı için yaptığı iş, kurumsal olarak doğrudan doğruya geçimini veya maişetini temin değilken, kahvehane âşığı için icralarının amacı profesyonelce para kazanmak veya maişetini temin etmektir. Bu yaratma (ibda) ve icra amacından kaynaklanan ayrışma iki geleneğin varoluş zeminini oluşturur. XVI. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan ve getirdiği yüksek kazanç nedeniyle bir anda yüzlercesi oluşturulan kahvehanelerin müşteri toplamaya ve tutmaya yönelik gösterimlerinden en önemlilerinden birisini oluşturan “âşık fasılları”nın gördüğü rağbet, icracıları arasında tabii olarak rekabet ile neticelenmiştir. Söz konusu rekabet ortamı da, ozan-baksı geleneğinden ve onun dönüştüğü öncül form olan Tekke tarzından rüya ve bade yoluyla geleneğe giriş başta olmak üzere, sözlü olmak, kopuzun -teknik ihtiyaçlarla bağlama formları oluşur-egemen çalgı olduğu müzik eşliğinde ve çoğu zaman irticalenicrayı, koşma, koşuk, hece ölçüsü, dörtlük birimi gibi unsurları devralmıştır.

Dikkat edilirse iki gelenek arasında ödünç alınanlar konusunda neredeyse birebir

paralellikler mevcuttur.

Ancak, icraların muhatabı olan kitle ve icraların gerçekleştiği kurumdan kaynaklanan ve icralarla amaçlanandan ortaya çıkan ve tematik olarak farklılaşan ve kuşaktan kuşağa aktarılarak gelenekleşen iki farklı sosyal-kültürel örgü ve örüntüyle karşılaşmaktayız. Kurumsal bağlamlarda belirgin olan bu farklılıkların ferdebağlı icraların yer aldığı mekân ve dinleyici kitlesiyle ilişkili durumsal bağlamlarda(situational context) değişip dönüşebilirliği, XVII., XVIII., XIX. ve XX. Yüzyıllarda âşıklık yapanların gerektiğinde bir geleneğin taşıyıcılığından diğerine kolayca geçebilmesine imkân tanıyan son derece esnek bir yapının oluşmasını sağlamıştır.

Bu nedenle neredeyse günümüze kadar hemen her halk âşığının bir veya birkaç

tarikata intisaplı (kabul edilmiş) olmaları veya bir tekke disiplinine mensup birâşığın kahvehane icra töresine göre şekillenmiş icralara yönelik eser yaratmalarına da giriştiğini görmek mümkündür. Yukarıda işaret ettiğimiz iki gelenek arasındaki karışıklığı asıl yaratan gelenek taşıyıcılığındaki bu kolayca değişebilen görünüştür. Yoksa iki geleneğin de verdikleri eserler birçok bakımdan kolaylıkla birbirinden ayrılabilir. Burada kabul edilmesi gereken bir başka özellik de, yaratıcı bir sanatçının yerine, ihtiyaca, tercih ve gücüne göre her iki gelenek çizgisinde de eserler verebileceği gerçeğidir. Bu bağlamda eserlerden ve taşıdıkları özelliklerden yola çıkarak sınıflandırmalar daha anlamlı olacaktır. Bir başka ifadeyle her iki geleneği debilen ve sanatsal gücü yeten birisi her iki gelenek ölçülerine göre eserler verebilir ve verdiği eserin özelliğine göre eseri, bu veya şu geleneğe ait olabilir.

Her iki gelenek mensuplarının da amaçlarını ifa ederken daha da işlevsel olabilmeleri başta olmak üzere birçok bakımdan iş gören söz konusu gelenekler arası esnek çizgi yine aynı nedenlerle, Divan Edebiyatı geleneğini de, mensuplarının bütün direnmelerine rağmen XIX. yüzyıldaki teslimiyetlerine kadar etkileşim ve nihayet tür-tema-teknik bazında örtüşmelere zorlamışsa da, ortaya birebir benzerliklerden ziyade, askı muamma, divanî hatta şarkı gibi yeni türler çıkmıştır. Günümüzde de bu süreç, batı kaynaklı form, teknik ve temalardan kaynaklanıp beslenen Yeni Türk Edebiyatı ile Tekke ve Âşık tarzı arasında yaşanmaktadır.

 

ÂŞIKLARIN YETiŞMELERi VE iCRA TÖRESi

Âşıklar çıraklıktan başlayarak “usta âşık” oluncaya kadar belli bir eğitimden geçerler, usta âşıkların yaptıkları, atışmalara, fasıllara ve hikâye anlatma toplantılarına katılırlardı. Bu sürecin sonunda aldığı eğitimi özümseyerek yeteneğini geliştirerek ustalaşan âşıklara, ustaları kullanacakları bir “mahlas” (şiirlerde kullanılan takma ad) verirdi. Âşığın şiirinde mahlasını alması, gelenek temsilcileri ve halk arasında “mahlas tapşırma” olarak adlandırılır. Geleneğe göre yetişmiş ustalaşmış kabul edilen âşık bundan sonra kendi başına âşıklık sanatını icra ederdi. XIX. yüzyıl sonlarına kadar İstanbul gibi büyük şehirlerde âşıklık, başlı başına bir sanat ve meslek olarak kabul edilip bugünün sendika ve birlik fonksiyonlarını yerine getiren tüzelkişilik ve kurumlara sahipti. Ancak, bunlardan önce âşık kimdir? Veya kimler neden âşık olurlar? Sorularının cevaplarını aramak konuyu daha açıklayıcı olacaktır.

Bir âşık adayını âşıklığa hazırlayan çeşitli faktörler vardır. Bunların en yaygınları

arasında çocukluk veya ilk gençlik yıllarında çoğunlukla olumsuz bir sonuçla

neticelenmiş bir kıza âşık olma, çocukluk yıllarından itibaren âşıkların gelip gittiği

ve son derece büyük bir prestije sahip olarak âşık fasılları yapıp hikâyeler anlattıkları bir köyde hatta evde doğmuş bulunmak ve bu âşıklara karşı büyük bir hayranlık besleyerek onlar gibi olmaya heveslenmek, aynı sonuca hizmet edecek şekilde âşıkları çok görmese de bir çocuğun Âşık Garip ve benzeri âşık biyografisine benzer bir şekilde kaleme alınmış klasik âşık hikâyeleri okuması, görme özürlü olan çocuklar açısından âşıklık yapılması mümkün birkaç geleneksel uğraştan birisi olması gibi sosyal ve kültürel faktörler bir âşık adayını âşıklığa hazırlar. Geleneksel sosyo-kültürel bağlamlarında âşıklar, gittikleri her yerde saygı gösterilen ve kendisine para veya mal verilerek, kendisinden çeşitli gösterim veya icralarda bulunması istenilen çoğunlukla olağanüstü özelliklere de sahip olduğuna inanılan bir sanatkârdır. Geleneksel kırsal kesimin geçim kaynağı olarak rençberlik ve çobanlıktan başka bir imkân sunamadığı bir ortamda “âşıklık” son derece cazip bir seçenek olarak belirecektir. Çifti çubuğu olan varlıklı ailelerin çoğunlukla çocuklarının bu tür heveslerine set çekmelerine karşılık fakir fukara ve öksüz-yetim yetenekli çocuklar

bu iş koluna yönelebileceklerdir. Görme özürlü erkek çocukları içinse bu hafızlıktan başka neredeyse tek seçenektir.

Anadolu’nun kasaba ve küçük şehirlerinde de durum köylerden çok farklı de-ğildi. Ancak, istanbul, Bursa, Selanik, Halep, iskenderiye, Üsküp, Edirne, Saraybosna

ve izmir gibi büyük şehirlerde iş ve geçim imkânları çoğalsa da XVII., XVIII. ve XIX. yüzyıllarda buralardaki kahvehaneler başta olmak üzere âşık fasıllarıyla elde edilen gelir ve sosyal statü son derece cazip konumdaydı. Dahası, büyük şehirlerde yetişen âşıklar medrese ve tekke kültürüyle de iç içe muhitlerde yetişmenin

verdiği yüksek bir kültür ve bilgiye de sahiptiler. Kısaca, âşıklık geleneği sadece

çalıp söylemeye dayanmayan bir usta tarafından öğretilmesi gereken bir sanattır. Bir kişinin “usta âşık” olarak nitelendirilebilmesi için âşıklık geleneğini bilmesi ve sanatını icra etme töresine uyması gerekir.

Âşıklık geleneği mensuplarının yetişme süreçleri şu aşamalardan oluşur:

Çıraklık: Usta âşık saza söze yeteneği olan bir genci çırak olarak kabul eder ve

onu yanında gezdirir. Çırak, ustasının yanında gezerken onun yaptığı fasılları irticalen söylediği şiirleri izler ve bunları öğrenir. Ustasından “meydan açma”yı, “divan”a çıkmayı ve benzeri geleneğin gereklerini öğrenir. Hikâye anlatma, hikâye anlatmanın kuralları, âşık şiirinde “ayak” ve “ayak açma” özellikleri hep bu öğrenilecek geleneksel unsurlar arasındadır. Çırak ustası, ustasının karşılaştığı, atıştığı, birlikte fasıl yaptığı diğer âşıklar ve onların bilgilerinden yararlanarak kendi bilgi ve görgüsünü zenginleştirip geliştirir. Aynı şekilde bağlama çalma ve geleneksel çeşitli ezgiler de bu süreçte âşığın öğrenmesi gereken bilgilerin başında gelmektedir. Halk toplulukları karşısında saz eşliğinde şiir söyleyen âşıklardan herhangi bir konuda saz çalıp doğaçlama olarak şiir söyleyebilmeleri de beklenir Bu devre çırağın yeteneğine göre uzayıp kısalabilir. Çırağının yetiştiğine ve onun kendi başına bu sanatı icra edebileceğine inanan usta, çırağına “mahlas” ve “icazet” (diploma) vererek onu mezun eder.

Usta-çırak ilişkisi karşılıklı sevgi ve saygıya dayalıdır. Usta kendi tarzını sürdürecek

bir meslektaşını yetiştirmenin gururunu yaşar. Çıraksa, tanınmış ve saygı gören

bir ustanın yanında yetişmenin gururunu hisseder ve bununla öğünür. Ustasına karşı saygıda kusur etmez. Ustasının şiirlerini ezberler. Ustalaştığında yaptığı âşık fasıllarına ustasından öğrendiği “usta malı” olarak adlandırılan şiirlerle başlar.

Usta-çırak ilişkisi geleneğin oluşup devam etmesi bakımından büyük önem taşır. Geçmiş yüzyıllarda usta-çırak ilişkisine bağlı olarak oluşan ekoller “âşık kolu”

olarak adlandırılmıştır. Âşıklık geleneğinde en fazla bilinen âşık kolları arasında

“Erzurumlu Emrah”, “Tokatlı Nuri”, “Ruhsatî”, “Sümmanî”, “Dertli”, “Huzuri” ve “Şenlik Kolu” sayılabilir. “Âşık Kolu”na Azerbaycan’da “mektep” adı verilmektedir.

Âşık kolları “Elesker mektebi”, “Âşık Ali mektebi” gibi adlarla adlandırılmaktadır.

Bade içme ve Rüya Motifi: Âşıklık geleneğinde bazı âşıklar maddi aşktan manevi aşka geçerken, saz çalıp söylemeye başlarken ilahî aracılarla yani bir mürşidin,

bir pirin veya Hızır’ın rüyasına girmesiyle, âşık olup saz çalmaya başladıklarını söylerler.

Halk inançlarına göre bunlar ilahî ilhama sahiptirler bu nedenle de “badeli”

veya “Hak âşığı” diye adlandırılırlar. Hızır, ilyas veya pirlerden birisi bazen uyanıkken

çoğunlukla uyurken âşığın rüyasına girer ve “kudret gülü” denilen kollarıyla

âşığa uzattığı “bade”yi aşığa içirir. Üç defa sunulan badenin birincisi “kendi bir, adı

bin adına”, yani Allah aşkına, ikincisi “pirler aşkına”, üçüncüsü de “sevdiği aşkına”

içirilir. Bundan sonra âşığa “buta gösterme” adı verilen genç güzel bir kızın yüzü gösterilir bu kız onun o andan itibaren sevgilisidir. Aynı anda o kıza da aynı şekilde  âşığın gösterildiğine ve onların birbirini sevdiklerine inanılır. Âşık kendisine gösterilen güzele doğru yönelince pir ortadan kaybolur.

Âşık uyandığında gördüğü rüyanın tesiriyle ağlar, üzülür, hatta ağzından burnundan

kan gelinceye kadar dövünüp sevgilisini aramaya başlar. Âşıkların rüyalarında içtikleri bade (dolu) iki çeşittir. Birincisine, “Er dolusu” denir. Er dolusu içen

âşıkların âşıklık yanında kahramanlık özelliği de kazandığına inanılır. ikincisiyse,

“Pir dolusu” olarak adlandırılır. Pir dolusu: âşık uyku ile uyanıklık arasında iken

bir düş görür. Düşünde bir pir gelir başında durur. Âşığa üç dolu aşk badesi sunar.

Bazı anlatılarda pir âşığa saz veya elma verir ya da ona nasihat eden bir deyiş söyler.

Bu bade içme düşü anında şok geçirerek dili çözülmeyenlere “tutuk”; sırrını

saklamayıp açılanlara “murdarlanmış” adı verilir. Aynı şekilde, rüyasında kendine

sunulan badeyi içemeyen veya rüyası yarım kalanlara “yarım âşık” denilir. Geleneğe göre rüya anında pir veya pirlerin âşığa bilmediklerini öğrettiğine ve irticalen şiir söyleyip bağlama çaldığına inanılır.

Bu tür bir rüya ve sözü edilen bade içme sade kişilikten sanatçı kişiliğe geçişi

sembolize eden bir dinî tören veya ritüel niteliğindedir. Bu rüya motifi, Türk kültürüne özel anlam ve simgeselliğiyle âşıklık geleneğinden önce aynı şekilde tekke ve tasavvufî halk edebiyatı geleneğinde, daha önce de ozan-baksı geleneğinde ve kamlık geleneğinde yer alan bir motifitir. Türk kültürünün sözünü ettiğimiz sözlü edebiyat gelenekleri arasındaki sürekliliği ve başlangıçtaki şamanist geçmişi göstermesi bakımından önemlidir.

Âşık Toplantıları ve Âşık Fasılları: Âşıklık geleneğinde bazı yörelerde “karşılaşma”,

“deyişme” bazı yörelerde “atışma” da denilen “âşık fasılları”nda iki ya da daha

fazla âşığın dinleyici huzurunda herhangi bir yerde karşı karşıya gelerek birbirlerini

sazda ve sözde belli kurallar içinde deneyerek yarışmalarıdır. Sistemli deyişler

de denilen bu tür âşık karşılaşmaları, kahvehane, köy odası, konak, düğün, pazar, panayır gibi yerlerde yapılmaktaydı.

 

ÂŞIK TARZI EDEBiYAT GELENEĞiNDE TÜR VE ŞEKiL

Âşık tarzı edebiyat geleneğinde hem hece ölçüsü hem de aruz ölçüsüyle meydana getirilen nazım şekil ve türleri kullanılmıştır. Bu nedenle bu bu edebiyat geleneğinde yer alan tür ve şekilleri bu iki ölçüye göre ele almak yararlı olacaktır.

Âşık Tarzı Şiir Geleneğinde Kullanılan Heceli Tür ve Nazım Şekilleri

Âşık tarzı şiirinin nazım birimi dörtlüktür. Âşık tarzı edebiyat geleneğinde heceli

mâni, koşma ve destan olmak üzere üç nazım şekli vardır. Bu şiir geleneğinde

“koşma şekli” uyak düzeni ve “mâni şekli” uyak düzeni olmak üzere iki çeşit uyak

düzeni vardır. Koşma şekli uyak düzeni 8 ve 11 hece ölçülü şiirlerde ya abab-cccb –dddb ya da abxb-dddb-eeeb şeklindedir.

Mâni şekli uyak düzeni ise 7 ve 8 hece ölçülü şiirlerde aaxa-ccxc-eexe şeklindedir.

Nazım birimi (dörtlük) sayısına bağlı olarak uzunluk ve kısalık veyahut hacim açısından uzun olan destan biçimiyle kısa olan biçimlerin (koşma ve mâni) ayırt edilişini sağlayan ölçüttür. Uzun biçim (destan) en az 5 veya 7 dörtlükten oluşan konuya ve konuyu işleyen âşığın gücüne göre 100 dörtlüğü aşabilen başka bir ifadeyle uzunluk bakımından sınırsız olan biçimdir. Kısa biçimler; koşma en az 2 ve en fazla 5 dörtlükten ibaret olan biçimdir. Mâni biçimi ise bir dörtlükten oluşur.

Dörtlük sayısı birden fazla olduğunda ise koşma ve destan biçimlerinin sınırlamaları-

na uygun olarak yer aldığı türe göre adlandırılır. Âşık şiirinde konu sınırsızdır.

Âşık tarafından herhangi bir nedenle şiirleştirilmeğe değer bulunan bir konu ele

alınabilir. Konu ve anlatım tutumu açısından (şekil ve hacimle beraber) türü belirleyen geleneksel âşık havası veya havalarına “ezgi” adı verilir. Çoğunlukla türler ile ezgileri kalıplaşmış olarak bir arada bulunur.

Tür bir nesnenin bir benzerinin üretilebilmesi şartlarını haiz olarak üretilen nesneler grubu diye tanımlanabilir. Bu formülün âşık şiiri için uygulanışı; bir âşık şiirinin şekil, ezgi, hacim, anlatım tutumu ve konu açısından benzerlerinin üretilebilmesi şartlarının belirlendiği ve bu şartlara göre oluşan benzerleriyle birlikte oluşturduğu, kalıplaşmış icra ve gelen geleneksel işlevlere sahip şiir gruplarından her biri şeklindedir.

ÂŞIK TARZI EDEBiYAT GELENEĞiNiN TEMSiLCiLERi

Âşık Edebiyatı’nın yukarıda çizilen tarihî gelişimi ve tanımlanışından hareketle genel bir panoraması ve yüzyıllara göre belli başlı temsilcileri şu şekilde sıralanabilir:

• XVI. yüzyıldan kalan eserlerinden hareketle bu yüzyılda yaşamış belli başlı

âşıklar olarak Bahşî, Ozan, Kul Mehmed, Öksüz Dede, Köroğlu, Gedâ Muslu,

Çırpanlı, Armudlu, Kul Çulha, Oğuz Ali ve Pir Sultan Abdal.

XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren şekillenen gelenekte tasavvufî ve aruzla murabba şeklinde düzenlenen divanlar başta olmak üzere divan edebiyatı tesirleri

görülür.

XVII. yüzyılda, Gevherî, Âşık Ömer ve Karacoğlan gibi en velût ve etkin temsilcilerini yetiştiren âşık tarzı kültür geleneği, klasikleşen formlarına ve tekke-tasavvuftan ayrımı belirgenleşen icra ve tematik muhteva çizgisine kavuşur. Bu yüzyılın belli başlı temsilcileri arasında Kâmil, Kuloğlu, ibrahim, Türabî, Edhemî, Afife Sultan, Kul Deveci, Kul Süleyman, Temaşvarlı Gazi, Hasan, Âşık Mustafa, Kayıkçı Kul Mustafa, Kâtibî, Zaîfî, Âşık Eroğlu, Pîroğlu, Hâkî, Gedâyî, Şah Bende, Şermî, Demircioğlu, Üsküdârî, Bursalı Âşık Halil, Keşfî, Koroğlu, Benli Ali gibi isimler sıralanabilir.

XVIII. yüzyılda, geleneğin ulaştığı yaygınlık ve gördüğü kabulün bir neticesi

olarak âşık tarzına mensup bazı isimlerin şuara tezkirelerine bile alındığı

görülmektedir. Şüphesiz bunda büyük bir ihtimalle bir önceki yüzyıldaki performanslarının da oluşmasında önemli bir rol oynadığı düşünülebilecek olan “mahallîleşme cereyanı”nın tesiriyle bazı divan şairlerinin de âşık tarzı edebiyat geleneğine ait özellikleri kullanmağa başlamalarının büyük bir tesiri olmalıdır. Biraz da bu nedenlerle, âşık tarzı şiir geleneği temsilci sayısı ve eserlerinin seviyesi bakımlarından önceki yüzyıla nazaran daha sönük gibi duran XVIII. yüzyılda yetişen belli başlı âşıklar arasında Ravzî, Ali, Hocaoğlu, Kabasakal Mehmed, Nakdî, Seferlioğlu, Mağribli Oğlu, Şermî ve Kara Hamza sayılabilir.

XIX. yüzyılda, bir yandan Divan Edebiyatı geleneğine mensup kişilerin âşık tarzına ilgilerinin zirveye çıkması diğer yandan dinî-tasavvufî temaların göreceli olarak yoğunlaşması olgularının yaşandığı bir âşık tarzı kültür geleneği çerçevesi ile karşılaşılır. Bunun en önemli nedeni bu yüzyıla kadar mümkün olduğunca bağımsız olmaya gayret ve bu yönde de yeri geldiğinde bir birleriyle rekabet eden üç şiir geleneğinin Batılılaşma sürecinin bir sonucu olarak ortaya çıkan “yeni edebiyat anlayışı”na karşı olmak üzere bir ittifak arayışı ve anlayışı içinde bir araya gelmeleridir. Tanzimat sonrası oluşturulmağa çalışılan yeni edebiyat anlayışının Ziya Paşa gibi temsilcileri başta olmak üzere batıda halk şiirinin taşıdığı değerden mülhem olarak yaptıkları değerlendirmeler de hiç şüphesiz söz konusu âşık tarzının güç ve kuvvet kazanarak ön plana çıkma sürecinin en önemli katalizörleri arasında görülmelidir.

Söz konusu oluşum veya batı kaynaklı unsurlara karşı yerli değerlerin temsilinin

ve âdeta sözcülüğünü âşık tarzına bırakılmış olmasında, yazılı kültür ortamında üretime başlayan ve ortalama A4 kâğıdı hacmindeki kâğıtlara basılan destanlarla, gazete işlev ve yapısına da kavuşan teknik yapılanış da son derece önemli bir rol oynamış olmalıdır. Bu teknik yapılanış veya âşık tarzının basım teknolojisini kullanarak destan formuyla ulaştığı etkinlik, onun sözlü kültür ortamındaki kahvehaneler merkezli erkek egemen hedef kitlesini, kadınlar başta olmak üzere toplumun hemen her kesimine ve geleneksel temaların çok ötesinde toplumu ilgilendiren hemen her önemli konuda fikir beyan edebilir ve bunu çok kısa bir sürede devrin gazetelerinden çok daha geniş kitlelere yayıp yönlendirebilir bir hâle getirmiştir.

Bu nedenlerle de, âşık tarzının XIX. yüzyılda diğer yüzyıllara kıyaslanamayacak

bir temsilci çokluğuna ve günümüze intikal eden eser bolluğuna kavuşmasını sağlamıştır.

Nitekim, XIX. yüzyılda âşık tarzı edebiyat ve kültür geleneğinin belli başlı mensupları

arasında, Emrah, Dertli Bayburtlu Zihnî, Develili Seyrânî, Tokatlı Nurî, Ruhsatî

gibi ulusal ve Minhâcî, Ispartalı Seyrânî, Âşık Ali, Gedayî, Devamî, Sürûrî, Figanî,

Zehrî, Micmerî, Bezlî, Sabrî, Sümmanî, Âşık fienlik, Celâlî, Zülâlî, Muhibbî, Ceyhunî,

Remzî, Nâzi, Kemalî, Meydanî, Tanburî Mustafa, Hengâmî, Pesendî, Mehmed

Ali, Gülzârî, Niyazî, Bedrî, Bahrî, Ferdî, Lûtfî, Tışî, Cemâlî, ikrarî, Rıza, Meslekî, Pinhanî, Hezarî, Serdarî, Dadaloğlu, Deli Boran, Beyoğlu, Gündeşlioğlu gibi yerel veya bölgesel şöhrete kavuşmuş pek çok isim yer almaktadır.

XX. yüzyılda, âşık tarzı bir önceki asırda elde ettiği gücü veya hakimiyeti gerek

Cumhuriyet ile birlikte geleneksel edebiyata verilen önem ve gerekse gelenek temsilcilerinin değişen şartlara uyum sağlamalarında dolayı daha da arttırdığı söylenebilir. Belki de bu nedenle, XX. asrın ilk yarısında sona erdiğine

dair değerlendirmeler bile yapılan âşık tarzı, bir yandan Kağızmanlı Hifzî, Yusufelili

Huzurî, Nihanî, Müdamî, Âşık Veysel, Ali izzet Özkan, Şeref Taşlıova,

Murat Çobanoğlu, Âşık Reyhanî gibi önceki yüzyılın önde gelen âşıklarından hiç de geri sayılamayacak isimler yetiştirirken diğer yandan da, Mevlid ihsanî, Nuri Çıragî, Hüseyin Çırakman, Âşık Ali Gürbüz, Erol Erganî, Mustafa Aydın, Kemal Demir, Kul Nurî, ihsan Yavuzer, Zakirî, Rahimî, Zeki Erdalı, Şemsi Denizer, Gülhanî, Ruhanî, Rahmanî, imamî gibi isimleri ilk anda akla gelenler başta olmak üzere yüzlerce son derece velût âşık yetiştirerek ve gelenek kendinielektronik kültür ortamında da ürün vermeye yönelik olarak yenileyerek

yaşamaya devam etmektedir.

 

  1. Dökümanı indir

  2. Dökümanı indir

  3. Dökümanı indir

 

[wp_ad_camp_2]