DESTAN
Destan konusuna girmeden önce “Mit” kavramı üzerinde durmakta fayda vardır.
MİT: Çok eski zamanlarda gelmiş ve yaşamış olan ulusların inandıkları tanrıların, kahramanların, devlerin ve perilerin hayatından bahseden hikayelerdir.
(Mitleri inceleyen bilim dalına mitoloji denir)
*Mit, kutsal bir hikayeyi anlatır.
*Mitlerde mekan kozmik bir mekan; zaman da kozmik bir zamandır.(Kozmik: İslamiyet’e göre ruhların yaratıldığı andır.)
*Tanrılar ve yarı tanrılar mitlerin ana kahramanlarıdır.
*Mit doğaüstü varlıkların eylemlerinin öyküsünü oluşturur. Bu öykü kesinlikle gerçek ve kutsal kabul edilir.
*Mit, her zaman yaratılışla ilgilidir.
*İnsanlar, miti bilmekle onu çözmekle nesnelerin de kökenini bilir.
Mitler üç gruba ayrılır:
1.Tabiat olaylarını, hayvanların kökenini, töreleri , örf ve adetleri anlatan mitler.
- Tarihi olayları açıklayıcı mitler
- Sadece maceraları anlatan , eğlendirici mitler
MİT KATEGORİLERİ
ESKATOLOJİ: İnsanın ve dünyanın geleceğini konu edinen mitlerdir. Örneğin, tufan, kıyamet mitleri
KOZMOGONİ: Evrenin nasıl oluştuğunu anlatan mitlerdir.
TEOGONİ:Tanrıların nereden geldiklerini anlatır.
ANTROPOGOMİ: İnsanların nereden geldiklerini ya da nasıl yaratıldıklarını anlatır.
DESTAN: Sözlü dönem Türk edebiyatının ilk Türk şairleri tarafından sazlarla söylenen edebiyat ürünlerinin en zengin örnekleri destanlardır.
Destanlar , milletlerin din, fazilet ve milli kahramanlık maceralarının manzum hikayeleridir(Nihat Sami Banarlı)
Bu maceralar, milletlerin tarihten önceki devirlerinde veya tarihlerinin kuruluşu asırlarında başlar, bazen tarih boyunca devam eder.
Kahramanları arasında ; Tanrılar, tanrıçalar; gün ışığından , su köpüğünden yaratılmış, bir bozkurdun çocuğu olmuş veya ağaç karnında doğmuş mukaddes insanlar , ilk bakışta ilk insanların hayal alemini tanıtan masallar gibi görünür. Ancak bu masalların yapılarında milletleri , faziletleri , fikier ve sanatları meydana getiren büyük medeniyet mimarisinin temel taşlarını bulmak mümkündür.
Destan kökü tarihe dayanan , ilhamını tarihten alan bir halk edebiyatı ürünüdür.
Destanlar , halk gözüyle görülen , halk ruhuyla duyulan ve halk hayalinde masallaştırılan tarihlerdir. (Resimli Türk Edebiyatı Tarihi)
Kısaca bir ulusun hayatını yakından ilgilendiren savaş, göç, v.b. tarih ve toplum olaylarını anlatan ve bunları olağanüstü ögelerle süsleyen uzun şiirlerdir.
İki çeşit destan vardır.
- Doğal Destan: Doğal Destanlar anonim (yazarı belli olmayan),ilkel dönemde yaşanmış olayları konu alan ve sözlü destan türüdür. Türk edebiyatında doğal destanlar İslamiyet öncesi ve İslami dönem olmak üzere ikiye ayrılır. Bu destanların çoğu destan döneminde yani İslamiyet öncesi dönemde ortaya çıkmıştır. Destan dönemi çok eski dönemlerde mitolojilerin ortaya çıktığı dönemdir. İnsanların evreni, yaradılışlarını, yaşanılan tüm doğa olaylarını sorguladıkları, adlandırmaya çalıştıkları dönemdir.
– Yazarı belli değildir
– Sözlü destan türüdür
– Eski dönemler yada ilkel dönemleri konu alan olaylar anlatılır
– Olağanüstü olaylara ve kahramanlara yer vilerek abartılı üslup kullanılır
İliada, Odysseia – Yunan (Homeros)
Kalevala – Fin
Nibelungen – Alman
Ramayana, Mahabarata – Hint
Cid – İspanyol
Chanson de Roland – Fransız
Gılgamış – Sümer
Gibi destanlar çeşitli milletlere ait doğal destan örnekleridir.
- Yapma Destan: Bir şairin, toplumu etkileyen herhangi bir olayı tabii destanlara benzeterek söylemesi sonucu oluşan destanlardır. Yazarı belli olan,daha yakın zamanda yazılan ve olağanüstü durumlara az yer veren bir destan türüdür.
-Yazarı bellidir
– Yazılı destan türüdür
– Yakın zamanda yer alan olaylar ele alınır
– Olağanüstü olaylara ve kahramanlara az yer verilir
Virgilius – Aeneit (Latin)
Dante – İlahi Komedi (İtalyan)
Tasso – Kurtarılmış Kudüs (İngiliz)
Milton – Kaybolmuş Cennet(İngiliz)
Firdevsi – Şehnâme (İran)
Türklere ait olan yapma destanlardan bazıları ise şunlardır:
-Kayıkçı Kul Mustafa: Genç Osman Destanı
-Fazıl Hüsnü Bağlarca: Üç Şehit Destanı
-Mehmet Akif Ersoy: Çanakkale Şehitleri
-Nazım Hikmet: Kuvayi Milliye ve Kurtuluş Savaşı Destanı
Doğal destanlarla yapma destanlar arasındaki benzerlikler ise şöyledir:
– Milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış olayları konu edinir
– Uzun manzum eserler olmaları
– Her ikiside olağanüstü öğeler (benzetmeler) taşıyabilir
TÜRK DESTANLARININ KAYNAKLARI
Türk destanlarının bugün elimizde bulunan örnekleri çeşitli kaynaklardan derlenmiştir. Bunların bir kısmı Batılı ve Türk araştırmacılar tarafından doğrudan doğruya halk dilinde yaşayan destanların derlenip yazılmasıyla elde edilmiştir. Bir kısmına eski Çin kaynaklarında ;
Arap, İran tarih ve edebiyatına ait el yazması eserlerde rastlanmıştır. Bir kısmı da Batı kaynaklarında bulunmuştur.
İLK TÜRK DESTANLARI
YARADILIŞ DESTANI (ALTAY- YAKUT)
Radlof tarafından derlenmiştir. Destan olarak adlandırılmasına rağmen daha çok mit özelliği taşımaktadır.
Türk destanları arasında en eski destanın bu destan olduğu sanılmaktadır. Destan ilk kez Radloff tarafından tespit edilip yazıya geçirilmiştir. Kahramanlarının olağanüstü eylemlerini coşkulu, törensel bir üslupla anlatan manzum yapıda bir mitolojik destandır. Altay Türklerinden derlenen Yaratılış destanı ile Yakut Türklerinden derlenen Türeyiş destanı bir çok bakımdan birbirlerine benzemektedir.
Yaratılış destanının Türklerin başlangıç safhasına ait bir mahsul olduğunu biliyoruz. Burada dünyanın nasıl yaratıldığı, insanların ne sûretle meydana geldiği, Tanrı ile şeytan arasındaki münâsebet, şeytanın kötü ruhu temsil ettiği, gücünün Tanrı gücü karşısında tesirsiz kaldığı anlatılmaktadır:
ALP ER TUNGA DESTANI (SAKA TÜRKLERİ)
Bu destanın tamamına ait bir metin yoktur. Firdevsi’nin Şehname’sine dayandırılan bilgilere göre Alp Er Tunga’nın İranlılarla yaptığı savaşlar anlatılır.
Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig adlı eserinde de bu kahramanla ilgili beyitler bulunmaktadır. Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügati’t Türk adlı yapıtında da kahramanla ilgili sagu vardır.
Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva, Heredot’ta Madyes, İran ve İslâm kaynaklarında Efrasyab adlarıyla anılmaktadır. Orhun Yazıtlarında “Dokuz Oğuzlar” arasında “Er Tunga” adına yapılan “yuğ” merasiminden söz edilmektedir. Turfan şehrinin batısında bulunan “Bezegelik” mabedinin duvarında da Alp Er Tunga’nın kanlı resmi bulunmaktadır. “Divan ü Lügat-it Türk” ün yazarı Kaşgarlı Mahmud’a ve ” Kutadgu Bilig” yazarı Yusuf Has Hacip’e göre “Alp Er Tunga” İran destanı “şehname” deki büyük ve efsanevî Turan hükümdarı “Efrasiyab”dır.
ŞU DESTANI (SAKA TÜRKLERİ)
Destana adını veren Şu, MÖ 4. yüzyılda yaşadığı düşünülen bir Türk hükümdarıdır. Onun yaşamı etrafında şekillenen bu destanda Büyük İskender’in Türk yurdunu istila etmesi geniş yer tutmuştur. 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut tarafından yazıya aktarılan metin, destanın kendisi değil, destana konu olduğu düşünülen söylencelerdir. Kaşgarlı Mahmut, Türk dilinin ilk sözlüğü olan “Divânü Lûgâti’t-Türk”te “Türkmen” maddesini açıklarken “Bunlara Türkmen denilmesinde bir hikâye vardır, şöyledir.” diyerek derlediği sözlü anlatıları Arapça ve düz yazı olarak eserine almıştır. (Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Nihat Sâmi Banarlı)
Özet olarak destan şu şekildedir:
Arapların Zülkarneyn adını verdikleri İskender Türk ülkesine akın ettiğinde Türklerin başında Şu adında genç bir hükümdar vardı. İskender in yaklaştığını haber alınca kendi önde olmak üzere halkıyla beraber doğuya çekildi. doğru Fakat, yirmi iki aile yurtlarını bırakmak istemedikleri için bunlara katılmadılar..
Giden gurubun izlerini takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu 22 kişiye rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp tartıştılar. 22 kişi bu iki kişiye: “Erler İskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl olsa gelip geçer , o sürekli bir yerde kalamaz. Kal aç” dediler. Bekle , eğlen, dur anlamına gelen “Kalaç” bu iki kişinin soyundan gelen Türk boyunun adı oldu. İskender Türk yurtlarına geldiğinde bu 22 kişiyi gördü ve Türk’e benziyor anlamında “Türk maned” dedi. Türkmenlerin ataları bu 22 kişidir ve isimleri de İskender in yukarıdaki sözünden kaynaklanmıştır.
Aslında Türkmenler, Kalaçlarla birlikte 24 boydur ama Kalaçlar kendilerini ayrı kabul ederler. Hükümdar Şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak İskender’in öncülerini bozguna uğrattılar. Sonra İskender ile Şu barıştılar. İskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve geri döndü. Hükümdar şu da Balasagun’a dönerek bugün şu adıyla anılan şehri yaptırdı ve buraya bir tılsım koydurttu.
Bugün de leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri geçip gidemezler. Bu tılsımın etkisi hâlâ sürmektedir. Bu destana göre İskender Türkistan’a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdi. İskender Türkistan da mukavemetle karşılaşmamış bu sebeble de ilerlememiştir. Büyük ölçüde çadırlarda yaşayan Türkler İskender in seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik hayatı geliştirmişlerdir.
OĞUZ KAĞAN DESTANI (HUN TÜRKLERİ)
Oğuz Destanı sözlü edebiyat devrinin en eski verilerindendir. İslâmlıktan önce Uygur yazısına alınmış bir kopyası bugün Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunuyor. Destanda adı geçen Oğuz, Hun Türkleri’nin ünlü başbuğu Mete’dir. Yalnız, destan, Mete’nin tarihte yaptıklarından daha başka olayları da anlatır. Destanın, yazıya alınmasından 1500 yıl önce sözlü olarak meydana geldiği sanılıyor. Prof. Reşit Rahmeti Arat, Fraulein von Gaben ve Bang’ın ortak çalışmalarıyla okunması tamamlanan eserin Türkçe basımı 1936′da yapılmıştır.
Oğuz Kağan Destanı’ndan
…Günlerden bir gün, Ay Kağan’ın gözü parladı, doğum sancıları başladı ve bir erkek çocuk doğurdu. Bu çocuğun yüzü gök gibi parlaktı. Ağzı ateş kızılı, gözleri ela, saçları ve kaşları kara idi. Perilerden daha güzeldi. Bu çocuk anasının göğsünden bir defa süt içti, bir daha içmedi. Çiğ et, aş ve şarap istedi. Dile gelmeye başladı. Kırk gün sonra büyüdü, yürüdü, oynadı. Ayağı öküz ayağı gibi (kuvvetli), beli kurt beli gibi (ince), omuzları samur omuzu gibi, göğsü ayı vücudu gibi (kuvvetli) ve bütün vücudu tüylü idi. Yılkı güder, ata biner, av avlardı. Günlerden, gecelerden sonra yiğit (delikanlı) oldu.O çağda, o yerde bir ulu orman vardı. Bu ormanda dereler, gözeler çoktu. Buraya gelen avlar, uçan kuşlar da çoktu. Ormanın içinde bir de büyük bir canavar vardı: Yılkıları, insanları yiyen, çok büyük yaman bir canavar! (metinde gergedan olarak geçiyor). Bu canavar, halkı ağır bir eziyetle ezmiş, sindirmişti.
Oğuz Kağan çok cesur yiğitti. Bu canavarı avlamak istedi ve günlerden bir gün ava çıktı. Kargı, yay, ok, kılıç, kalkanla atlandı (ve canavarı bulmak için ormana gitti).(Önce) bir geyik yakaladı. Onu söğüt çubukları ile bir ağaca bağlayarak bırakıp gitti. Sabahleyin tan ağarırken yine geldi. Gördü ki canavar geyiği kapmış.
(Oğuz Kağan bu defa) bir ayı yakaladı. Onu, altın kemeri ile ağaca bağladı ve gitti. Ertesi sabah, tan ağaran çağda yine geldi. Gördü ki canavar ayıyı da almış, götürmüş. (Bu defa) o ağacın dibinde kendisi durdu. Canavar gelip, başı ile Oğuz’un kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile canavarın başına vurarak onu öldürdü. Kılıçla başını keserek, alıp gitti.
Tekrar (aynı yere) geldiği zaman gördü ki bir sungur (ala doğan) canavarın içerisini (iç organlarını) yemektedir. Yay ile, ok ile sunguru öldürdü, başını kesti. Ondan sonra dedi ki: Canavar geyiği yedi, ayıyı yedi, kargım onu öldürdü. Çünkü kargım demirdendi. Canavarı sungur yedi, yay ve okum onu öldürdü. Çünkü okum bakırdandı…
BOZKURT DESTANI (GÖKTÜRK)
Bu destan eski Çin kaynaklarında iki ayrı rivayet şeklinde yazılmıştır. Aynı kaynaklarda bu rivayetleri destekleyen veya bütünleyen daha başka bilgiler de vardır. Destan, yok olma felaketine uğrayan Göktürk soyunun yeniden dirilip çoğalmasında bir bozkurdun anne kurt olarak görev yapmasını anlatır.
Destan özet olarak şöyledir:
Türkler
in ilk ataları Batı Denizi’nin batı kıyısında otururlardı. Türkler, Lin adlı bir ülkenin ordularınca yenilgiye uğratıldılar. Düşman çerileri bütün Türkleri erkek-kadın, küçük-büyük demeden öldürdüler. Bu büyük ve acımasız kıyımdan yalnızca 10 yaşlarında bulunan bir oğlan sağ kaldı geriye. Düşman askerleri bu çocuğu da buldular ama onu öldürmediler; bu yaşayan son Türk’ü acılar içinde can versin diye, kollarını ve bacaklarını keserek bir bataklığa attılar. Düşman hükümdarı, çeri (asker) lerinin son bir Türk’ü sağ olarak bıraktığını öğrendi; hemen buyruk verdi ki bu son Türk de öldürüle ve Türklerin kökü tümüyle kazına… Düşman çerileri çocuğu bulmak için yola koyuldular. Fakat dişi bir Bozkurt çıktı ve çocuğu dişleriyle ensesinden kavrayarak kaçırdı; Altay dağlarında izi bulunmaz, ıssız ve her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir mağaraya götürdü. Mağaranın içinde büyük bir ova vardı. Ova, baştan ayağa ot ve çayırlarla kaplıydı; dört bir yanı sarp dağlarla çevrili idi. Bozkurt burada çocuğun yaralarını yalayıp tımar etti, iyileştirdi; onu sütüyle, avladığı hayvanların etiyle besledi, büyüttü. Sonunda çocuk büyüdü, ergenlik çağına girdi ve Bozkurt ile yaşayan son Türk eri evlendiler. Bu evlilikten 10 çocuk doğdu. Çocuklar büyüdüler; dışarıdan kızlarla evlenerek ürediler. Türkler çoğaldılar ve çevreye yayıldılar. Ordular kurup Lin ülkesine saldırdılar ve atalarının öcünü aldılar. Yeni bir devlet kurdular, dört bir yana yeniden egemen oldular. Ve Türk kaganları atalarının anısına hürmeten, otağlarının önünde hep kurt başlı bir sancak dalgalandırdılar
ERGENEKON DESTANI (GÖKTÜRK)
Bozkurt Destanı’nın daha zengin bir şekli, Ergenekon Destanı’dır. Destana göre Ergenekon, Türklerin yüzyıllarca çift sürerek, av avlayarak, maden işleyerek yaşayıp çoğaldıkları ; etrafı aşılmaz dağlarla çevrili mukaddes bir toprağın adıdır.
Destan özet olarak şöyledir:
İl Han komutanlığında Moğollara karşı açılan savaşta ağır bir yenilgi alınır. Bu savaşta büyüklerin hepsi kılıçtan geçirilir. Küçük çocuklar ise esir edildi. Esirlerin arasında İl Kağan’ın oğlu Kayı ve dokuz yeğeni olan Dokuz Oğuz sağ kalmıştı.
Bir süre esir tutuldukları yerden eşleriyle birlikte kaçarak hiç kimsenin ulaşamayacağı Ergenekon adını verdikleri verimli topraklara ulaştılar.
400 yıl boyunca bu topraklarda yaşayıp çoğaldılar. O kadar ki artık Ergenekon a sığmaz oldular. Toplanan kurultayda çıkan kararla Ergenekon’dan çıkma kararını verdiler. Tam bu sırada bir bozkurt görüldü. Anladılar ki bu bozkurt onlara yolu gösterecekti. Onun önderliğinde karşılarına çıkan herkesle savaşıp herkesi yendiler. Böylece atalarının öçlerini almış oldular.
TÜREYİŞ DESTANI (UYGUR)
Eski Hun Hükümdarlarından birinin çok güzel bir kızı vardı. O kadar bir güzellik ki Allah’ın onları tanrı ile evlenmeleri için yarattığına inanılıyordu. Hükümdar kızlarını insanlardan uzak tutmak için kuzey taraflarına bir kule yaptırdı.. Kızlarını bu kuleye yerleştirdi. Tanrı nihayet bir bozkurt şeklinde geldi ve kızlarla evlendi. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuz –On Uygur çocuklarının sesleri bozkurt sesine benzemekteydi. Bu çocuklar bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar.
GÖÇ DESTANI(UYGUR)
Uygurların ülkesinde Hulin dağının eteklerinden akan Tuğla ve Selenge adlı iki nehir vardı. Bir gece bir ağacın üzerine gökten ilahi bir ışık indi. İki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkatle izledi. Ağacın gövdesinde dokuz ay on gün boyunca bir şişkinlik oluştu. Sonra şişkinlik yarıldı arasından beş çocuk ortaya çıktı. Ülkenin halkı bu çocuklara baktı ve büyüttü. En küçükleri olan Buğu büyüyünce hükümdar oldu ve ülkesini ve halkını zengin yaptı…
NOT: İslamiyetten sonraki Türk destanlarına daha sonra değinilecektir.
TÜRK DESTANLARINDAKİ TİPLER
Tip, benzer özellikleriyle birçok eserde karşımıza çıkan ve bazı sabit özelliklere sahip karakterdir. Tip, toplumun inandığı temel kıymetleri temsil eder.
ALP TİPİ
Alp kelimesi sözlük olarak yiğit, kahraman, cesur anlamını taşımaktadır. Eski Türklerin yiğitlerine bu adı vermelerinin ilk koşulu yiğitlik, cesurluk, kişisel üstünlük, kahramanlık ve asalettir. Boy içinde asil bir aileden olmayana bu ad verilmez.
Garipname’ye göre; “Alp” kişide sağlam yürek, pazu kuvveti, gayret, iyi bir at, özel bir giysi, iyi bir kılıç, süngü, yay ve kader birliği ettiği iyi bir arkadaş olmak üzere dokuz şey gereklidir. Oğuz Kağan Destanı’nda bu tipin en idealine rastlanmaktadır. İslâmiyet’ten sonraki Türk destanlarında bu tip, “Alp-Eren” tipine dönüşmüştür. Fuad Köprülü, İslâmiyetin etkisinden sonraki Türk alplerine Alp-Gazi adını vermektedir.
BİLGE TİPİ
Eski Türklerde topluma manevi liderlik yapan, toplumu yönlendiren, çağını aydınlatan, verdiği ögütleri ve öğütlü sözleriyle yaşamlarından sonra dahi dilden dile dolaşan kişiler vardır. Ak sakallı ifadesi ile de belirlenen bu kişiler bilge tiplerdir. Türk destanlarında bilge tipi çok önemlidir. Ergenekon Destanı’nda demir dağı eriterek Türklerin yol bulup çıkmasını sağlayan usta demirci, bilge tipinin en önemli örneklerindendir. Türk destanlarında kağanların, yanlarında genellikle bilge vezirler bulundurmaları ve verecekleri önemli kararlarda bilgelerin bilgilerine baş vurmaları bilgeliğin önemine inanılmış olmasının en belirgin işaretidir.
KADIN TİPİ
Türk destanlarında kadın bazen evin reisliğini üstlenir ve erkeğinin en büyük destekçisidir. O da gerektiğinde erkeği ile ata binip ava gider ve her türlü tehlike karşısında uyanık olur. Erkek kahraman kadar yiğitlik özelliklerine sahiptir.
Göçebe toplum yapısı içinde ata binen, kılıç kuşanan, ok atan, ava çıkan kadın destan kahramanları, benzer yapıya sahip Altay yöresi destanlarında Altın Arığ ve diğer destan örneklerinde görülebileceği üzere son derece etkindirler. Kırgızların Cangıl Mırza, Uygurların Nözüğüm, Başkurtların Zaya Tülek, Hakasların Altın Arığ destanlarında baş kahramanlar hep kadındır. Manas’ın hanımı Kanıkey, bozkır kültürünün ideal kadın tipi olarak karşımıza çıkar.
TÜRK DESTANLARINDA YER ALAN MOTİFLER
Destan motifleri, kahramanlarıyla ayrılmaz bir bütündürler. En önemli kişi olan destanın ana kahramanına uygun olarak motifler de gelişim göstermişlerdir. Ayrıca motiflerin şekillenmesinde halkın inanış ve yaşayışları da önemli bir etken olmuştur.
Şimdi bu motifleri kısaca inceleyelim.
IŞIK MOTİFİ
Destanlarda yer alan dini bir motiftir. Destanların ana kahramanı veya onun evleneceği kadın ışıktan doğar. Yaratılış Destanı’ndaki Ak Ana buna örnektir. Yine Göç Destanı’ndaki Buğu Han dört kardeşiyle birlikte ışıktan doğmuştur. Işık motifi, Oğuz Kağan Destanı’nda da Oğuz Kağan’ın eşinin ışıktan doğması şeklinde yer almıştır.
Satuk Buğra Han’ın dört kızından ikincisi Alanur’un Cebrail vasıtasıyla ağzına akan bir damla ışıktan dünyaya gelen oğluna Ali gibi Allah’ın arslanı olduğundan Seyyid Ali Aslan Han adını verişi bu motifin Türk destanlarında yaygınlığının örneklerindendir.
AĞAÇ MOTİFİ
Bu motif, Türklerin ilkel çağlardan gelen bir önemli bir geleneğinin sembolleştirildiği kavramlardandır.
Ağaç motifi hemen hemen tüm Türk destanlarında karşımıza çıkmaktadır. Yani destanların vazgeçilmez motifidir.
Oğuz Kağan destanında Oğuz’un evlendiği ikinci karısı göl ortasında kutsal bir ağacın kovuğunda yaratılmıştır. Ergenekon destanında da meyve veren ağacın kesilmesi kesinlikle yasaktır. İslâmiyet’ten önceki destanlarda rastladığımız bu kutsal ağaç motifi İslâmiyet’in kabulünden sonra da ağaç sevgisi olarak ileri düzeyde tutulmuştur.
AT MOTİFİ
At motifi tüm Türk destanlarında önemli bir konuma sahiptir.
Destan kahramanının yanında yer alan at, bütün Türk destan rivayetlerinde olağanüstü özelliklere sahip olarak su ruhundan türer. Türkler, atların denizden çıkan, dağdan inen ya da gökten, rüzgârdan, mağaradan gelen kutsal aygırlardan türediğine de inanırlardı.
Destan kahramanları pek çok yerde atlarıyla birlikte ifade edilirler. Kahramanı tarif etmeye yarayan ifadelerde at en önde yer alır ve çoğu zaman kahramanı niteler, onun sıfatı haline gelir. Boz aygırlı Bamsı Beyrek, Konur atlı Kazan Bey gibi ifadeler bunlardandır. Oğuz neslinin atları gelişigüzel atlar değildir. Her birinin ayrı niteliği ve fiziksel özelliği vardır. Bu atların boynu uzun, alınları geniş, gözleri iri ve aydınlık, kulakları dik, sağrısı geniş, bacakları uzundur.
Destanlarda başlayan bu tablo Dede Korkut’la bazı halk hikâyelerinde de devam eder. Destan kahramanlarının atları; Oğuz Kağan-Alaca At, Köroğlu-Kırat, Alpamış-Bayçipar, Er Töştük –Çal Kuyruk, Edige-Timçavar, Battal Gazi-Aşkar biçiminde sahipleri ile birlikte anılırlar.
RÜYA MOTİFİ
Rüyalar destan kahramanlarına yön veren özelliktedir.
Oğuz Kağan destanındaki Uluğ Türk bir rüya görür ve bu rüya gelecekte devletin şekillenmesini sağlayan bir rüya olur.
Rüya motifine Dede Korkut, Manas Destanı ve Battal Gazi Destanı’nda da rastlanmaktadır.
KURT MOTİFİ
Bu motif , Türk’ün hayat ve savaş gücünün sembolü olarak yer alır.
Uygurlara ait Türeyiş Destanı’nda Tanrı bir erkek kurt şeklinde yere inmiş, bir Türk hakanının kızı ile evlenmiş ve Uygur nesilleri böyle türemiştir, diye anlatılmaktadır. Göktürk Destanlarında da kurt motifi özenle işlenmiş, Türklerin yeniden çoğalışları bu motife bağlanmıştır. Oğuz Kağan Destanı’nda bir ışık içinden çıkarak Oğuz’la konuşan kurt, üç yerde Oğuz ordusuna yol göstermiştir. Kurt, destanlarda Börte Çine ve Asena adları ile bir sembol durumunu almıştır.
SONRAKİ SAYFAYA GEÇİNİZ
[wp_ad_camp_2]
SAYFA NUMARALARINI KULLANINIZ