in

Kpss – Öabt – Halk Edebiyatı Özgün Ders Notları

 

KIRKLAR MOTİFİ

Kırk sayı olarak Türklerin hayatında kutsal bir konumdadır.

Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz kırk günde yürür, kırk günde konuşur, Kaf Dağı’nın etrafını kırk günde dolaşır, verdiği şölende kırk kulaç yüksekliğinde direk diktirir ve kırk masa hazırlatır. Dede Korkut, Manas, Battal Gazi, Danişment Gazi ve  diğer destanlarda ise kırk motifi kahramanın etrafında bir kuvvet haline gelen kırk alp veya kırk ereni ifade eden bir kavramdır.

 

MAĞARA MOTİFİ

Bütün Türk destanlarında görülen mağara motifine daha çok Göktürk

destanlarında rastlanır. Gök Börü Destanı’nda eli ayağı kesilerek bir bataklığa bırakılan çocuk, bir dişi kurt tarafından denizin kıyısındaki bir mağaraya kaçırılır. Türk destanlarının ilki diyebileceğimiz Alp Er Tunga destanında da mağara bir sığınak olarak yer alır. Destanda Alp Er Tunga, İran’ı dört kere istila etmişse de tutunamamış ve sonunda bir mağaraya sığınıp tek başına orada yaşamaya başlamıştır.

 

 

HIZIR MOTİFİ

Destanlarda, destan kahramanlarına yol gösterir. Hızır inancı halen halk arasında Hızır efsaneleri olarak anlatılır.

 

GEYİK MOTİFİ

Geyik Türk Kültüründe kutsal bir hayvandır. Geyik avlamak türkler arasında uğursuzluk olarak kabul edilmiştir.

 

OK VE YAY MOTİFİ

Türk toplum hayatının en etkili savaş silahıdır. Aynı zamanda hukuki bir sembol olma özelliği de vardır.

Hukuki ve siyasi bir sembol özelliği taşıyan ok ve yay motifi bu anlamı Türk destan geleneğindeki değerinden almıştır ki en yaygın ve etkili şekli ile Oğuz Destanı’nda görülür. Uluğ Türk’ün rüyası bunun işaretidir. Destanlarda ok ve yay unsuru daha çok destan kahramanının hüner ve maharetini sergilemek için bir vasıta olarak değer kazanır. Bu nedenle ok ve yay destan kahramanlarının kişiliğini değerlendiren milli bir motiftir.

SİHİR MOTİFİ

Uygur Destanı’nda yurt bütünlüğünün ve halk saadetinin simgesi olarak bilinen bir yada taşı rivayeti bulunmaktadır. İslâmiyet’ten sonraki Türk destanlarında bu sihir unsuruna fazlaca yer verilmiştir.  Örneğin; Battal Gazi destanında Battal Gazi ile kâfirler savaşırken meydana bir cadı girer ve karşısına çıkan müslümana karşı efsun okuyunca müslümanların elleri bağlanır, etrafı sularla kaplanır. Aynı destanın bir başka yerinde de yine bir cadı ağzından ateşler saçan yanındakilerle Battal Gazi’ye karşı gelir, efsun okuduğu bir tasın içindekini Battal Gazi’ye atınca Battal Gazi’nin etrafını alevler kaplar.  Ateşin içinden çıkan bir ejderhayı da Battal Gazi okuduğu bir dua ile etkisiz kılar ve sihir bozulur.

ASLAN MOTİFİ

Türk kültüründe aslan güç ve kuvvetin sembolü olarak önemli bir yer tutar. Bu nedenle aslan başı bayrak ve sancaklarda sembol olarak kullanılmış, Orhun kitabelerinin bulunduğu alanda heykelleri yapılmıştır. Bazı destanlarda destan kahramanının yardımcısı olarak yer aldığı da bilinmektedir.

HALK EDEBİYATI  II

MİT: Çok eski zamanlarda gelmiş ve yaşamış olan ulusların inandıkları tanrıların, kahramanların, devlerin ve perilerin hayatından bahseden hikayelerdir.

(Mitleri inceleyen bilim dalına mitoloji denir)

*Mit, kutsal bir hikayeyi anlatır.

*Mitlerde mekan kozmik bir mekan; zaman da kozmik bir zamandır.(Kozmik: İslamiyet’e göre ruhların yaratıldığı andır.)

*Tanrılar ve yarı tanrılar mitlerin ana kahramanlarıdır.

*Mit doğaüstü varlıkların eylemlerinin öyküsünü oluşturur. Bu öykü kesinlikle gerçek ve kutsal kabul edilir.

*Mit, her zaman yaratılışla ilgilidir.

*İnsanlar, miti bilmekle onu çözmekle nesnelerin de kökenini bilir.

Mitler üç gruba ayrılır:

1.Tabiat olaylarını, hayvanların kökenini, töreleri , örf ve adetleri anlatan mitler.

2. Tarihi olayları açıklayıcı mitler

3. Sadece maceraları anlatan , eğlendirici mitler

MİT KATEGORİLERİ

ESKATOLOJİ: İnsanın ve dünyanın geleceğini konu edinen mitlerdir. Örneğin, tufan, kıyamet mitleri

KOZMOGONİ: Evrenin nasıl oluştuğunu anlatan mitlerdir.

TEOGONİ:Tanrıların nereden geldiklerini anlatır.

ANTROPOGOMİ:  İnsanların nereden geldiklerini ya da nasıl yaratıldıklarını anlatır.

 

YAZILI DÖNEM TÜRK EDEBİYATI:

Yazılı Dönem Türk edebiyatının sağlam belgeleri  8. Yüzyılda ortaya çıkmakla beraber ondan önce de Türklerin yazıyı kullandıkları bilinmektedir.

Mete Çin imparatoriçesine mektuplar yazmış fakat bunların Çin harfi olup olmadığı bilinmemektedir.

Fakat Fuat Köprülü , Çin kaynaklarına dayanarak Uygurların 5. Yüzyılda kendilerine has bir yazı kullandıklarını belirtmektedir.(Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar. 1934)

YENİSEY YAZITLARI:

Uygurlara ait metinlerdir. Üslup bakımından Göktürk yazıtlarına benzese de milli bilinç ve lirik duygular işlenmemiştir.

Dik iliş tarihleri belli değildir. Taşlardaki yazının Göktürk yazıtlarındaki kadar gelişmemiş olması tarihinin Göktürklerden daha eski olduğu düşüncesini uyandırmaktadır.

Uygur yazıtları çoğunlukla mezar taşı olarak dikilmiştir. Kısa kısa metinlerden oluşmaktadır.

Uygurlara ait yazıtlardan ilki, Uygurların ikinci hükümdarı Moyuncur adına dikilmiştir. Moğolistan’ın Sine Usu gölü civarında bulunan yazıt, Kutlug Bilge Kül ve Moyunçur devirlerinden bah­setmektedir. Bu kitabe de dil ve yazı bakımından Göktürk Yazıtları’na benzemektedir.

GÖKTÜRK YAZITLARI

Göktürkler tarihte ilk defa Türk ismini kullanan devlet olmalarıyla önemlidir.

Göktürklerin kullandığı yazı bir çok bakımdan milli çizgi uyandırır. Örneğin Orhun Alfabesindeki → “y” harfi Türklerin hayatında önemli bir yer arz eden “yay” kelimesinden gelmektedir. → “oq” veya “ok” harfi de bildiğimiz “ok” kelimesinden türetilmiştir. → “ök” harfi de Kazım Mirşan’a göre eski Türkçe’de kullanılan “ök (keçi)” kelimesinden gelmektedir

NOT: Göktürk Alfabesi,  4 sesli, 26 sessiz ve 8 tane birleşik olmak üzere 38 harften oluşmaktadır.

GÖKTÜRK YAZITLARI

Yazıtlara bengü taşlar da denmektedir. Ebedi, sonsuz taş anlamına  da gelir. Göktürkler de gelenek haline gelmiştir. Kağanlar,  yazılanların  taşlar üzerinde ebedi olarak kalacağını ve Türk milletinin sonsuza dek bundan ders alacağını düşünmüşlerdir.

Göktürk Yazıtları (Orhun Abideleri), Göktürklerin ünlü hükümdarı Bilge Kağan devrinden kalma, yazılı, dikilitaşlardır. Kültigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk adına dikilen bu anıtlar konu ve dil bakımından önemli eserlerdir. Abidelerin yazarı Yollug Tigin’dir. Doğu Göktürk tarihi ile ilgili bilgiler içerir. Söylev türündedir. Türk tarihi, Türk toplumunun yaşam biçimi, dünya görüşü ile ilgili bilgiler içerir.

Kitabelerin bir yüzü Göktürk alfabesiyle, bir yüzü Çince yazılmıştır. Kitabeleri 1893′te Wilhelm Thomsen çözmüştür.

Tonyukuk Anıtı: 724-726 yılları arasında dikilmiştir. Üzerindeki yazıları yazdıran Bilge Tonyukuk’tur.

Anıtta Türk milletinin Çin tutsaklığından kurtuluşu ve İlteriş Kağan zamanında Göktürklerin Oğuzlarla, Kırgızlarla ve Çinlilerle yaptığı savaşlar anlatılmakta; bütün bu olaylarda Bilge Tonyukuk’un rolü özellikle belirtilmektedir.

Bilge Tonyukuk, aynı zamanda edebiyatımızda hatıra türünün ilk temsilcisi ve ilk Türk tarihçisidir.

İki parça hâlindeki anıtında, içinde bulunduğu olayları sade ve sanatsız bir şekilde, halk diliyle anlatmıştır.

Olayları sözü uzatmadan, ana çizgileriyle vermiş; yeri geldikçe milletin ders alması için öğütlerde bulunmuştur. Zaman zaman atasözlerine ve deyimlere başvurmuştur.

Örnek: Zayıf boğa ve semiz boğa arkada tekme atsa; semiz boğa, zayıf boğa olduğu bilinmezmiş

Kültigin Anıtı: 732′de Türk kağanı Kültigin için Yollug Tigin tarafından yazılmıştır. Anıtta kağanın ölümü ve adına düzenlenen yas töreni anlatılmıştır.

Bilge Kağan Anıtı: 735′te dikilmiştir. Bilge Kağan’ın yiğitlikleri ve Türk milletine iletmek istediği mesajlar anıtın içeriğini oluşturur. Anıtta Bilge Kağan’ın ağzından devletin nasıl büyüdüğü anlatılmıştır.

GÖKTÜRK YAZITLARININ ÖNEMİ VE ÖZELLİKLERİ

*Türkçenin sağlam delillerle bilinen en eski yazılı metinleridir.

*Bu metinlerde geçen bir çok sözcük günümüzde de kullanılmaktadır.

*Türk tarihi ile ilgili önemli bilgiler vermektedir.

* Göktürk Yazıtları, bir hakanın, halkına hesap vermesi, halkın devlete, millete karşı görevlerinin hatırlatılması, düşmanın entrikalarına nasıl karşılık verileceğinden söz edilmesi ve Türklerin yüksek ahlak ve seciyesinin anlatılması açısından önemlidir.

*Bu anıtlar Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metindir. Türk tarihinin taşlar üzerine yazılmış ilk belgesidir.

*Türk hitabet sanatının erişilmez bir şaheseridir.

*Yalın Türkçenin önemli örnekleridir.

*Türk dilinin kaynağı, Türk yazı dilinin başlangıcının bilinmeyen dönemlere kadar gittiğinin delilidir.

*Eski Türkçe döneminin en önemli eserleridir.

*Türk dilinin ilk yazılı belgeleridir.

*II. Göktürk (Kutluk) devleti döneminde dikilmiş olup, I. Göktürk devletinin tarihi anlatılır.

*İlk siyasetname örneğidir.

*İçinde “Türk” kelimesinin geçtiği ilk metindir.

*Günümüzde Moğolistan sınırları içerisindedir.

*Yazarı Yolluğ Tigin’dir.

*“Türk” adının geçtiği ilk yazılı belge ve Türk edebiyatının ilk yazılı örnekleri olan Göktürk abidelerindeki yazılar 1893 yılında Prof. Thomsen ve Radloff tarafından okunmuştur.

*Atatürk’ün Onun Yıl Nutku ve Göktürk yazıtları birbirine benzer özellikler göstermektedir.

UYGUR YAZILI METİNLERİ

Uygur hanlıklarından kalma eserlerdir. Çoğunlukla Buda ve Mani dininin kurallarını anlatan eserlerdir. Bunlar Turfan yöresinde yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkmıştır. Uygurların kağıda kitap basma tekniğini bildikleri anlaşılmaktadır. Dönemden kalma birçok hikayenin yanı sıra  “kökünç” adı verilen  ilkel tiyatro eserleri de vardır. Bu eserler 14 harfli Uygur alfabesiyle yazılmıştır.

Moyunçur adına dikilen yazıtta Kutlug Bilge Kül ve Moyunçur dönemlerinden bahsedilmektedir.

Uygur döneminden kalma “Altun Yaruk” özel bir değere sahiptir. Bu eserde Budizm inancının temel kuralları anlatılmıştır. Sadece birkaç nüshası bulunan  Altun Yaruk, Budizmin esaslarını , felsefesini ve Buda’nın menkıbelerini akıcı bir üslupla anlatan eserdir.

Prens Kalyanamkara ve Papamkara adıyla ünlenen “EdgüÖgli Tigin ile Ayıg Ögli Tigin” (İyi Düşünceli Prens İle Kötü Düşünceli Prens) uygurların en tanınmış hikayelerinden biridir. İyi yürekli bir şehzadenin bütün canlılara yardım etmek ve canlıların birbirlerini öldürmelerine mani olmak amacıyla çok kıymetli bir mücevheri ele geçirmek için çıktığı maceralı yolculuğu anlatılır. Gemilerle yapılan tehlikeli yolculuklar vardır. Şehzadenin sahip olduğu mücevher kötü yürekli kardeşi tarafından gözleri oyularak  çalınır. Sonunda adalet yerini bulur ve iyi yürekli kardeş  Budaya dönüşür. Aslı Sanskritçedir.

Sekiz Yükmek’te  dini –ahlaki inanışlar ve bazı pratik bilgiler mevcuttur. Kısa cümleleriyle ve zengin bir söz varlığına sahip olan bu eser Uygurlar arasında çok yayılmıştır. Eserde bazı manevi bilgilerin yanında beş duyu organı anlatılmıştır.

Tahminen 930 yılında Göktürk kaleme alınan Irk Bitig  mani muhitinde yazılmış önemli bir eserdir. İçinde dini bilgiler olmasına rağmen daha çok bir fal kitabıdır.

İSLAMİ DÖNEM TÜRK EDEBİYATI

İSLAMİYETİN KABULÜNDEN SONRAKİ TÜRK DESTANLARI

Satuk Buğrahan Destanı (Karahanlılar) 940 yılı civarında Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han zamanında vuku bulan bu dünya çapındaki hadise, dünya üzerindeki büyük tesiri derecesinde Karahanlılar arasında da destani bir havaya bürünmüş ve Satuk Buğra Han etrafına gelişen bir destan meydana gelmiştir.

Türklerin İslam Dinini kabul edişleri ilahi bir ilhama bağlamaya çalışan Satuk Buğra Han Destanının çok kısa bir zamanda geliştiği, İslamiyet’ten önceki Türk Destanlarından da aldığı ana motiflerle daha da zenginleşerek tespit  edilen yazılı şekle geldiği söylenebilir.

ÖZETİ

Destanda Hz.Muhammed  burak denilen hayvanla birlikte miraca yükselmiş ve orada kendinden önce gelen bütün peygamberleri görmüş ve tanımıştır. Ama orada bulunan bir kişi peygamber değildir. Hz.Muhammed bu kişiye cebraile sorduğunda şu yanıtı alır:”Bu kişi peygamber değildir. Bu siz vefat ettikten ikiasır sonra dünyaya gelecek ve Türkistan’da müslümanlığı yayacak olan Abdulkerim Satuk Buğra Han’dır.” Hz.Muhammed yeryüzüne dönmesinin ardından hergün bu kişi için dua eder ve birgün kendi çevresindekilere bu kişiyi göstermek ister. Hz. Muhammed dua eder ve ardından Türk başlığı bulunan 40 atlı gelmeye başlar. Satuk Buğra Han yanlarına kadar gelir selamını verir ve uzaklaşır.

Satuk Buğra Han tahmini olarak (810-825) yılları arasında doğmuş ve o doğduğunda mevsim kış olmasına karşın bahar mevsimi gelmiş gibi etrafta çiçekler açmış ve yemyeşil olmuştur. Bu çocuk doğduğunda neler olacağını gören Şamaniçeler (Göktanrı inancındaki kadın ibadet önderleri) çocuğun hemen öldürülmesini istemiş annesi ise “Müslüman olunca öldürürsünüz” diyerek oğlunu kurtarmıştır.

Satuk Buğra Han çocukken arkadaşlarıyla avlanmaya çıkar ve onlardan uzaklaşır daha sonra yaşlı bir adam yanına gelir (Hz. Hızır olduğu düşünülür) ve ona müslüman olmasına öğütleyerek şartlarını öğretir. Kendisi müslüman olur ardından amcası olan Harun Buğra Han’ın yanına gider ve islamiyeti kabul etmesini ister amcası onu sert bir dille reddeder. Amcasıyla mücadeleye girişen Satuk Buğra Han bu savaşı kazanır ve Türk dünyasının başına geçer bundan sonra da ömrünü islamı yaymaya harcar.

Manas Destanı(Kazak-Kırgız Kültür Dairesi) Destan hakkındaki ilk bilgi 1849 yılın­da Franel adlı bir Rus memurunun hükü­mete sunduğu raporla verilmiştir, ikinci olarak, Orta Yüz Kazak Prenslerinden Çokan Velihanov, 1856 yılında Kazaklar arasında dolaşırken Manas destanını keşfetti. 1861 yılında “Congarya etüdü” adlı makalede destanı duyurdu.

Çokan Velihanov’dan sonra Manas destanının önemli bir rivayeti Türkolog, W. Radloff tarafından tesbil edildi. 1885 de “Türk Halk Edebiyatı Örnekleri” küliyatının 5. cildi olarak basıldı.

1958 yılında, Sagımbay Orazbakoğlu rivayeti 4 cilt halinde yayımlandı ki, bu destanın yarısı denmektedir.

Destanın çekirdeği, Kırgızların IX. yüzyılda devlet kurdukları Minüsin boz­kırlarından kaynaklanmıştır

ÖZETİ

Orta Asya da yaşayan Türkler için 13 yüzyılda yaşamış olan Manas Han adına yazılmıştır.  Manas Han hükümdarı olan Cakıp Han Çığrıcı hatundan evlendikten uzun bir süre sonra Manas isimli çocukları dünyaya gelmiştir. Doğumunu duyan bir çok bilgin elçin uzun bir süreden sonra doğmasından dolayı büyük ses getirmiş ve bu yüzden ise çocuk üzerinde büyük vaatlerde bulunmuşlardır. Bunların en önemlisi ilerde bir kahraman olacağıdır.  Bilgeleri dedikleri Manas on yaşına geldiği zaman çıkar ve önüne çıkan tüm düşmanlarını bozguna uğratır. Artık onun emrinde çalışan bir çok ordusu olduğundan dolayı bütün düşmanlarını yok eder.  Yaşı halen küçük olduğundan dolayı Kırgızlar ona en iyi savaşan ve onu çok iyi koruyabilecek bir savaşçı bulurlar. Manas Destanı 40 yıl devam ettikten sonra bütün beyliklerin hanların ezeli düşmanı olmayı başarmıştır. Ancak vefat ettikten sonra yani Manas Beyi hanlığın başından gittikten sonra ünü kalkamaz ve bu nedenle artık dağılmaya girmişlerdir. Bundan sonra Manas Hanı Dünyanın her yerine dağılmaya başlamıştır.

Cengizname (Türk-Moğol Kültür Dairesi) Cengiz Han’ın soyu, doğumu, fetihleri ve etkileri hakkındaki genel halk rivayetlerinden derlenmiş, tarihi bir destandır. Orta Asya’da yaşayan Türk boyları arasında 13.yüzyılda doğup gelişmiş bir destandır.

Cengiznâme’nin Paris Millî Kütüphanesinde, Berlin Devlet Kütüphânesinde, British Museumda yazma nüshaları vardır. İlk matbu nüshası İbrâhim Halfin tarafından 1822’de Kazan’da bastırılmıştır.

ÖZETİ

Türk rivayetlerinin işlediği bütün motifler, daha önce de belirttiğimiz gibi
eski Türk Destanlarının motiflerine benzer. İslami rivayetiyle Cengiz Han
Destanı, bir İslam mücahidin destanı gibidir. Moğol rivayetinde ise Cengiz Han’ı bir Moğol bahadırı olarak görürüz.
Cengiz Han Destanının İslami rivayeti:
Bu rivayete göre Cengiz’ in bir adı da Timuçin’ dir. Doğacağını çok önceden
kahinler haber vermişlerdir. Doğduğu zaman da , babası, Tatar Hanlarından
Timuçin’ i mağlup etmiştir. Bu yüzden doğan oğlunun adını Çimuçin (Timuçin)
koyar.
Tıpkı Davut Peygamber gibi Timuçin de on yedi yaşına kadar çobanlık yapıp, dağda
bayırda sürüsünü otlatır. Babası ölünce de, halk, Timuçin’ in kendilerine Han
olmasını isterler. Zaten Timuçin’ in Han olarak seçilmesini Tanrı da
buyurmuştur.
Eyliyalardan Abız gelerek Timuçin’ e Cengiz adını vermiş ve bütün dünyayı
fethedip efendisi olacağını muştulamıştır. Bu sırada bir kuş ötmeğe başlamış ve
öterken: “Cengiz!.. Cengiz!..” diye haykırmıştır.

Timur ve Edige Destanları(Tatar-Kırım)

Bu destanda XIII. yüzyılda Hazar denizi kıyısında kurulan Altınordu Hanlığının XV. yüzyılda Timurlular tarafından yıkılışı anlatılmaktadır.

Destanın adı, Altınordu Hanı ve bu destanın kahramanı Edige Mirza Bahadır’a atfen verilmiştir. Edige Mirza Bahadır’ın devletini ayakta tutabilmek için yaptığı büyük mücadeleler, ölümünden sonra XV. yüzyılda destan haline getirilmiştir.

1820’yılından itibaren yazıya geçirilen Edige destanının Kazak-Kırgız, Kırım, Nogay, Türkmen, Kara Kalpak, Başkırt olmak üzere altı rivâyeti  tespit edilmiştir.

Selçuklu- Beylikler ve Osmanlı Dönemi Türk Destanları

a.Seyit Battal Gazi DestanıSeyyid Battal Gazi’ye ait kahramanlık hikâyelerini içine alan bir eserdir. Battal Gazi, 8. yüzyılda Emevilerin Anadolu’da Bizanslılara karşı açtıkları savaşlarda “Battal” (kahraman) lakabıyla ün kazanmış Müslüman bir Arap kumandanı olup asıl adı Abdullah’tır. Bu Müslüman kumandan hakkında söylenen kahramanlık hikâyeleri ve menkıbeler, 11. yüzyıldan itibaren Türkler arasında büyük rağbet görmeye başlamış ve Battal Gazi, gazi-velî hüviyetiyle yüceltilerek destan kahramanı haline getirilmiştir.

Battalname’de Battal Gazi’nin Anadolu’da Hıristiyanlarla yaptığı savaşlar konu edilmektedir. Bu savaşlarda merkez saha genellikle Malatya yöresidir. Savaşlar İslâmiyet-Hıristiyanlık mücadelesi şeklinde dini bir hüviyet taşır. Cihad ve gaza ruhu kendini kuvvetli bir biçimde hissettirir. Battal Gazi bu savaşlarda bir “evliya” karakteri sergiler. Devler ve cadılarla savaşır; okuduğu dualarla büyüleri bozar; ateşte yanmaz; göz açıp kapayıncaya kadar uzun mesafeler aşar; Hızır’la yoldaştır, sıkışık zamanlarda ondan yardım görür. Kâfirleri İslâm’a davet eder, davetini kabul etmeyenleri öldürür. Her savaşın sonunda elde ettiği malı mülkü din uğruna savaşan yiğitlere dağıtır.

b.Danişmend Gazi Destanı Dânişmendnâme Anadolu’nun fethini ve bu mücadelenin kahramanlarını anlatan, 12. yüzyılda sözlü olarak şekillenen 13. yüzyılda yazıya geçirilen islâmî Türk destanlarındandır. XI. Yüzyılda yaşamış Türk devlet adamı Melik Dânişmend Gazi’nin hayatını, savaşlarını, Anadolu’daki bazı şehirleri fethini ve çeşitli kerametlerini anlatmaktadır. Danişmendnâme’de hikâye edilen olayların tarihi gerçeklere uygunluğu, kahramanlarının yaşamış Türk beyleri olmalarından, Anadolu coğrafyasının gerçek isimleriyle anılmasından dolayı uzun süre tarih

11. yüzyılda İç Andolu’da Bizans’a karşı yaptığı fetihlerle şöhret bulan Danişmend Gazi’nin adı etrafında teşekkül etmiş fetih menkıbelerinden oluşan destani roman niteliğinde bir eserdir. Danişmendnâme de Battalnâme gibi İslâm’ın cihad ve gaza örgüsüne dayalı olarak meydana getirilmiştir. Bu bakımdan iki eser arasında sıkı bir bağlantı bulunmaktadır. Bu sıkı ilişki yüzünden Danişmendname’yi Battalnâme’nin devamı olarak kabul edenler bile olmuştur.

Dânişmendnâme, Anadolu Selçuklu hükümdarı II. İzzeddin Keykâvus’un emriyle, münşilerden İbn Âlâ tarafından 642 (1245) yılında, gaziler arasında dolaşan menkıbelerin derlenmesi sonucu meydana getirilmiştir. Ne var ki, bu ilk yazılıştan bugüne hiçbir nüsha ulaşmamıştır. Ancak İbn Alâ’nın bu eseri, daha sonra Tokat Kalesi dizdarı (kale bekçisi) Arif Ali tarafından manzum ve mensur olarak yeniden kaleme alınmıştır. Bu ikinci yazılış konusunda kesin bir tarih belli değilse de, araştırıcıların çoğu II. Murad devrinde (1421-1451) kaleme alındığı konusunda birleşirler. Bugün mevcut nüshaların hepsi Arif Ali’nin yazdığı nüshayı aksettirmektedir. Bunun yurt içi ve yurt dışı kütüphanelerinde pek çok nüshası bulunmaktadır.

 

 

İLK İSLAMİ ÜRÜNLER

1 KUTADGU BİLİG

Eserin adı “mutluluk veren bilgi” anlamına gelir. 1070 yılında Balasagunlu Yusuf tarafından yazılmıştır.  Karahanlı Hükümdarı Tabgaç Buğrahan’a sunulmuştur.

Eser mesnevi tarzında başlar (aa bb cc…); sonunda ki bitiriş bölümleri ise kaside nazım biçimiyle bitirilir.(aa ba ca da…)

6299 beyit ve 173 adet dörtlük bulunmaktadır. 3 fe u lün 1 fe ul kalıbıyla yazılmıştır.

Tanrı övgüsünde bir münacaatla başlar, sonra peygamberin methini söyler. Bunu dört sahabenin övgüsü takip eder.  Bunu dört sahabenin övgüsü takip eder. Dördüncü bölümde ise hükümdar Buğrahan’ın tasviri ve övgüsü vardır.

Kitaptaki asıl vak’ada  Gündogdı isimli adil bir hükümdara Ay –Toldı(mutluluk)  adında bir vezirin devlet  yönetimi, hayat gibi konularda verdiği öğüt vardır.  Ancak vezir ölür yerine oğlu Ödgülmiş(akıl) hükümdar tarafından çağrılır.  Onunla akıl, bilgi, beylik, adalet, cömertlik ve siyaset hakkında konuşurlar.

Ve Hükümdarın çevresindeki insanların iyi veya kötü olması hükümdara bağlıdır.  Kükümdarlar kötü olmadıkça yanlarında kötü kimseler toplanamaz sonucuna varırlar.

Ödgilmiş’in tavsiyesiyle onlara Odgurmış 8kanaat ve akıbett)katılır. Odgırmış onlara mektuplar yoluyla bilgi ve tecrübelerini aktarır.

Eser Hakaniye lehçesiyle yazılmıştır. Eser Türk edebiyatında ilk mesnevi örneği, ilk siyasetname olarak da kabul edilir.

YUSUF HAS HACİB

İslami Türk edebiyatının ilk yazarıdır. Yusuf , İslam ahlakına uygun eserler yazmış olsa da milli ve yerli değerleri de ihmal etmemiştir. Eserini Türk halkına ait söyleyişlerle , halk deyimleriyle , atasözleriyle beslemiş ve milli bir hale getirmiştir. Farsça ve Arapçanın yaygınlaşmaya başladığı bir dönemde eserini Türkçe olarak yazması da çok önemlidir.

Yusuf Has Hacip Türkçeyi bir geyiğe benzetir. Ona yaklaştıkça onu sevdikçe misk kokularının etrafa yayıldığını söyler.

DİVAN-I LÜGATİ’T-TÜRK

Türk dilleri sözlüğü anlamına gelir.  Eser Kaşgarlı Mahmut tarafından hazırlanmıştır. Bir sözlük olmasına rağmen Türk sosyolojisi, edebiyatı, gelenek ve görenekleriyle  ilgili ansiklopedik bilgiler verdiğinden ansiklopedik sözlük olarak da kabul edilir.  Araplara Türkçeyi öğretmek amacıyla kaleme alınmıştır.

Türkçenin ilk sözlüğü kabul edilir.  Kelimeleri göçebe Türk boyları arasında gezerek derlemiştir. İslamiyet öncesi edebiyatımızın türleri olan sav, sagu, koşuk ve destanlara ait önemli örnekler bu eserde yer almaktadır.

Eserde ayrıca 7500 kelime Arapça karşılıklarıyla ve bunların kullanıldıkları örnek cümle veya şiirler,  dilbilgisi kuralları o dönemde Türk boylarının yaşadığı bir harita bulunmaktadır. Bu yönüyle Etnoğrafik bir eserdir.

KAŞGARLI MAHMUT

XI. yüzyılda yaşayan Türk dil bilginidir. Divân-ı Lügati’t-Türk adlı eseriyle ünlüdür. Karahanlılar soyundandır. 1072 yılında yazmaya başladığı eserini 1074′te tamamlayarak Bağdat’ta Abbasî halifesi El-Muktedî Billah’a sunmuştu. Eserin el yazması tek kopyası Fatih Millet Kütüphanesi’nde 1910 yılında bulundu. 1915-1917 yıllarında öğretmen Kilisli Rifat Efendi’nin çevirisi üç, Besim Atalay’ın çevirisi ise beş cilt olarak basıldı.Karahanlılar döneminde yetişen ve ilk Türk dil bilgini olan Kaşgarlı Mahmut’un doğum tarihi, kesin olmamakla birlikte 1025 olarak biliniyor. Babası Barsaganlı bir bey idi. 1071-1077 arasında Bağdat’ta bulunan Mahmut, Türk kültürünün Araplara tanıtılmasında büyük rol oynadı.

İbn-i Fadlan, Gerdizi, Tahir Mervezî, Muhammed Avfî ve Beyhakî gibi kendi döneminin Türk hayat ve cemiyetleri üzerine eğilen ünlü alimleriyle birlikte Türk illerini adım adım dolaşan Kaşgarlı Mahmut, çalışmalarında Türkçe’yi resmi dil olarak kabul eden Karahanlı Devleti’nden de büyük destek gördü. Türkçe’nin serpilip gelişmeye başladığı o dönemde, Mahmut’la birlikte Balasagunlu Yusuf Has Hacib de Türk diline büyük hizmet etti. Bu iki Türk alimi, ortaya koydukları eserlerle, Türk dil birliğinin sağlanmasına önemli katkılarda bulundular. Aynı zamanda filolog, etnograf ve ilk Türk haritacısı olan Kaşgarlı Mahmut, Divân-ı Lügati’t-Türk adlı eserinde; yaşadığı devirdeki Türk illerinin ve boylarının kullandığı ağızları canlı olarak tespit etti.

ATABET’ÜL- HAKAYIK

12. yüzyılda Edip Ahmet tarafından aruz vezni kullanılarak dörtlüklerle yazılmıştır. Didaktik bir eserdir. Eserin adı “hakikatler basamağı” anlamına gelmektedir. Eser Sipehsalar Mehmet Bey’e sunulmuştur. Hakaniye Türkçesiyle yazılmış olan bu eserde, bilginin faydası, cehaletin zararları, cömertlik, cimrilik, iyi ve kötü huylar anlatılarak halka yararlı olmak hedeflenmiştir. Hakaniye lehçesiyle yazılmış olan eserin dili biraz ağırdır. Eserde Arapça ve Farsça kelimelere rastlanır. Dörtlükler manilerdeki gibi “aaxa’ şeklinde kafiyelenmiştir. Edip Ahmet’in, bu eseri yazarken Kutadgu Bilig’den etkilendiği bilinmektedir.

On dört bölümden oluşan eserde kırk beyit ile yüz bir tane dörtlük bulunmaktadır, eserin tamamı 484 mısradır. Nerede, ne zaman yazıldığı tam olarak bilinmeyen eser yine kim olduğunu, nerede hüküm sürdüğünü bilmediğimiz Türk ve Acem meliki Muhammed Dâd İspehsalar Beye sunulmuştur. Yazılış yeri ve tarihi henüz aydınlatılamamış olan Atebetü’l-Hakâyık da  Kutadgu Bilig gibi aruzun feulün feulün fe’ûlürı fe’ûl vezniyle yazılmıştır. Atebetü’l-Hakâyık’ın yazılışından çok sonra XV. yüzyılda düzenlenmiş biri eksik dört nüshası bilinmektedir.

EDİP AHMET YÜKNEKİ

Karahanlılar zamanında yetişen büyük Türk edibi. Türkistan’da Yüknek’te doğdu. Hayâtı hakkında kaynaklarda fazla bir bilgi yoktur. On birinci asrın sonlarıyla on ikinci asrın başlarında yaşamıştır. Arabî ve Farisiyi öğrenmiş, tefsir, hadis, fıkıh gibi İslamî ilimleri tahsil etmiş, takvâ sahibi, alim, fazıl bir zattır. Eski kaynaklar, Edip Ahmet’e dâir menkıbevî bilgiler vermektedir.

Ali Şîr Nevâî, Nesâim-ül Mehabbe’sinde; “Edib Ahmet, aslen Türktür, Türkler arasında bir çok menkıbesi anlatılır. Edib Ahmet’in doğuştan kör olup, çok zekî, dindâr ve kâbiliyetli bir insan olduğu rivâyet edilir.” demektedir.

Atabet-ül-Hakâyık’ın sonunda; “Adım, Edib Ahmet’tir.Sözüm, edeb ve öğüttür. Bu kitabı; kendim gidersem, sözüm kalsın diye yazdım. Ey benden sonra gelen! Bunu okursan beni duâdan unutma!” diyerek, kendinden bahsetmiştir.

DİVAN-I HİKMET

Türk edebiyatının en önemli eserlerinden birisi sayılan bu eser Hoca Ahmed Yesevî tarafından 1166 tarihinde yazılmıştır.

Türk tasavvuf edebiyatının bilinen en eski örneklerini içeren kitap.

Hikmet adındaki şiirlerin birleştirilmesiyle oluşmuştur.

Bütün Türk dünyası tarafından bilinen bir eser’dir.

Genel olarak konu itibariyle dini konulara değinmiştir.

Ünlü düşünürler Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli’nin düşüncelerine örnek teşkil etmiştir.

Eserde genel olarak Yesevilik tarikatı, dervişlere övgüler, cennet ve cehennem hakkında bilgiler ile Hazreti Peygamberimizin hayatı anlatılmıştır. Allah aşkı Peygamber sevgisi işlenmiştir.

Aruz ve hece ölçüsü bir arada kullanılmıştır.

Dörtlük ve beyitle yazılmıştır.

Karahanlı Türkçesinin Hakaniye lehçesiyle yazılmıştır.

AHMET YESEVİ

Ahmet Yesevi…  Türklerin manevî hayatına asırlarca hükmeden, Türk halk sufilik geleneğinin kurucusu; Arslan Baba’dan teslim aldığı emaneti, insanlara “hikmet”leri aracılığı ile damla damla özümseten; kutsal emaneti Horasan Erenleriyle dünyanın dört bucağına ulaştıran; Türk diliyle yazdığı hikmetleriyle dilimizin gelişmesi ve zenginleşmesine büyük katkısı olan, “Pîr-i Türkistan”, Büyük Veli, öncü şair…

 

Ahmet Yesevi’nin hayatı hakkında bilinenler menkıbelere dayanmaktadır. Eldeki bilgilere göre, Çimkent şehrine bağlı Sayram kasabasında, bazı kaynaklara göre ise bugünkü adı Türkistan olan Yesi’de doğmuştur.  Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, 1093 yılında doğduğu, 73 yıl yaşadığı ve 1166 yılında vefat ettiği kabul edilmektedir.

 

Babası Sayram’ın meşhur mutasavvıflarından olan İbrahim Ata (İbrahim Şeyh), annesi ise Sayramlı Musa Şeyhin kızı Ayşe Hatun’dur. Yedi yaşındayken annesini, ardından babasını kaybetmiş ve ablası Gevher fiehnaz tarafından büyütülmüştür.

 

İlk eğitimini babasından alan Yesili Ahmet, manevî eğitimini Yesi’de devrin meşhur mutasavvıfı Arslan Baba’dan almıştır. Daha sonra Buhara’ya giderek Yusuf Hemedani’nin yanında manevi eğitimini tamamlamış ve onun ölümü üzerine 1160’da halife olmuştur.  Bir süre sonra da Yesi’ye dönerek, hayatının kalan kısmını insanları irşatla geçirmiştir.

 

Altmış üç yaşına geldiğinde tekkesinin avlusuna yaptırdığı çilehaneye girmiş ve ömrünü burada tamamlamıştır. Türbesi, Türkistan şehrindedir.

 

Yahya Kemal, Ahmet Yesevi’nin Türk tarihi bakımından önemini; “ Ahmet Yesevi kim, bir araştırın, göreceksiniz, bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız.” sözleriyle ifade eder.

 

Tasavvufi Türk halk şiirinin öncüsü olan Ahmet Yesevi, düşüncelerini yayabilmek için millî nazım şekli olan dörtlüklerle, hece vezninde, yalın bir Türkçeyle şiirler yazmıştır. “Hikmet” adı verilen ve Divan-ı Hikmet adıyla bir kitapta toplanan şiirler, İslamiyet’in Türkler arasında yayılmasında büyük rol oynamıştır.

 

DEDE KORKUT HİKAYELERİ

Dresten’de 19. Yüzyılda ortaya çıkan yazması “Kitab-ı Dedem Korkut Ala Lisan-ı Taife-i Oğuzan” adını almıştır.

20. Yüzyılın ortalarında Vatikan’da bulunan adı ise  “Hikayet-i Oğuzname, Kazan Beg ve Gayrı”dır.

Dresten nüshası bir giriş ve 12 hikayeden oluşmaktadır. Vatikan nüshası ise girişle beraber  6 hikayeden oluşmaktadır.  Bu nüshadaki giriş ve öyküler Dresten nüshasından farklı değildir. Dede Korkut kitabı Oğuz boylarının Doğu Anadolu’da kendi aralarındaki veya Trabzon Rumları ve Kafkas Gürcüleri ile olan savaşlarını anlatır. 14. yüzyılda Halk arasında söylene söylene son şeklini almış ve 15-16. Yüzyıllarda yazıya geçirilmiştir. Hikayelerin isimleri şöyledir:

*Dirse Han Oğlu Boğaç Han

*Salur Kazanın Evinin Yağmalanması

*Kam Büre Beg Oğlu Bamsi Beyrek

*Kazan Beyin Oğlu Uruz Beyin Tutsak Olması Hikâyesi

*Koca Duha Oğlu Deli Dumrul Hikâyesi

*Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı Hikâyesi

*Kazıcık Koca Oğlu Yiğenek Hikâyesi

*Basat’ın Tepegözü Öldürmesi Hikâyesi

*Begil Oğlu Emren’in Hikâyesi:

*Uşun Koca Oğlu Seğrek Hikâyesi

*Salur Kazanın Tutsak Olup Oğlu Uruzun Çıkardığı Hikâyesi

*İç Oğuz Dış Oğuz Asi Olup Beyrek’in Öldüğü Hikâyesi

 

DEDE KORKUT KİMDİR?
Dede Korkut’un gerçek ismi, hayatı, yaşadığı çağ ve coğrafyayı kesin olarak aydınlatmak eldeki kaynaklar ve rivayet ile mümkün değildir. Destanlarda çıkarılabildiği kadarıyla ise Dede Korkut’un kişiliği iki şekildedir;

 

1- Kutsal Kişiliği ,   2- Bilge Kişiliği.

 

Başka kaynaklarda devlet adamı kişiliğinin de bulunduğu belirtilmektedir. Dede Korkut çok kişilikli olarak karşımıza çıkması farklı zaman, hatta farklı mekanda yaşamış benzer şahsiyetlerin destanlarda tek isim altında toplanmış olabileceğini düşündürüyor. Fakat bu kişiliklerin halkın eklentisi olma ihtimali de vardır

 

Destanlarda Dede Korkut keramet sahibi biridir. Doğa üstü bir manevi güce sahiptir. Destanlarda şu gibi kerametleri görülmüştür;

 

1- Gelecekten Haber Verme: ” Korkut Ata söyledi: Ahir zamanda hanlık tekrar Kayı’ya geçecek. Kimse ellerinden alamayacak, ahir zaman olup kıyamet kopuncaya kadar. ” (Mukaddime)

 

Destanda geçen örnekte de belirtildiği gibi Dede Korkut gelecekten haberler verirdi. Bu haberleri geçmişte yaşadığı deneyimlere dayanarak söylerdi.

 

2- Halkın Onun Sözünü Tutması: ” Korkut Ata Oğuz kavminin müşkülünü hallederdi. Her ne iş olsa Korkut Ata’ya danışmadan yapmazlardı. Her ne  ki buyursa kabul ederlerdi. Sözünü tutup tamam ederlerdi. ” (Mukaddime) Hanlardan çobana kadar herkes onun  sözüne güvenirdi, ona danışırlardı.

 

3- Duasının Allah Katında Kabul Olması: “. Ne derse olurdu. Gaipten haber söylerdi. Hak Taala onun gönlüne ilham ederdi. ” (Mukaddime) ,

 

“. Dede Korkut dedi: (Kılıç) Çalarsan elin kurusun dedi. Hak Taala’nın emri ile Deli Karçar’ın eli yukarıda asılı kaldı. Zira Dede Korkut keramet sahibi idi, dileği kabul olundu. ” (Kam Püre’nin Oğlu Bamsı Beyrek Destanı)

 

Birinci örnekte geçen “Ne derse olurdu.” Cümlesi hem halkın onun sözünü dinlediği hem de duasının kabul edildiği anlamındadır. İkinci örnekte de duasının kabul olduğu belirtilmiştir.

Dede Korkut’taki bu kerametlerin iki kaynaktan gelmiş olabileceği düşünülmektedir;

1- İslam Tasavvufu

2- Şamanist İnanç

 

Dede Korkut’un destanlarda İslam tasavvufuna uymayan davranışları bu ihtimali zayıflatıyor. Mutasavvıflardaki kamil insan olma hedefi, çile çekme, dergah. gibi unsurlar Dede Korkut’ta görülmüyor. Ermişlerinkine benzeyen olağan üstü olaylar yaşaması da yazıya geçirilene kadar uğramış olduğu değişiklikler olabilir. Çünkü Türklerin İslam’ı henüz kabul ettiği ve değişim içerisinde olduğu 15-16. yy.larda yazıya geçirilmiştir.

 

Dede Korkut’un kutsal kişiliğinin şamanist yaşantıdan gelmiş olabileceğini kabul edebiliriz. Ozan oluşu şamanistlerin özelliğini hatırlatmaktadır. Ayrıca kerametlerini gizlememesi de kutsal kişiliğinin şaman inancından geldiğini güçlendirmektedir.

 

DEDE  KORKUT’UN  BİLGE  KİŞİLİĞİ

 

Dede Korkut devlet adamlarından sıradan insanlara kadar etkili ve öğüt vericidir. Bilgeliği eğitici, öğretici ve tenkit edicidir. Onun bu kişiliği tarih ve toplum yaşantısından gelmektedir. Geçmiş alplerin başından geçen olayları anlatır ve öğüt verir.

 

DEDE  KORKUT’UN  SOYU

 

Dede Korkut’un soyu hakkında kesin bir bilgi elde edilememekle birlikte, mukaddimede Bayat Boyu’ndan olduğu geçiyor. Ayrıca bazı kaynaklar Kara Hoca’nın oğlu olduğunu söylemektedir.Ebulgazi de Kayı boyundan olduğunu yazmıştır. Karmış Han’ın oğlu demiştir. Bazı rivayetler  İshak Peygamberin soyundan söyler. Bir başka rivayete göre de hristiyan Aziz Kirkor’dur.

 

DEDE KORKUT HİKAYELERİNİN İÇ YAPISI

 

Destanlar olağan üstü olayların yoğunluğundan sıyrılmış ve günlük, sade olaylar da konu olmuştur. Destan niteliğine tüm Oğuzları etkilemesiyle ulaşmıştır. Hikayeler basit gözüken olaylarla başlamış ama tüm Oğuzların etkilenmesiyle sonuçlanmıştır.

 

Hikayelerde dersler verilmiş, halk bilgilendirilmek istenmiştir. Destanlaşmış tarih olayları anlatılmıştır. Oğuzların dini inançları belirtilmiştir, örneğin Alpler kafirlerle savaşa gitmeden evvel arı sudan abdest alıp, iki rekat namaz kılarlar. Halkın iktisadi durumu da anlatılmıştır. Oğuzların daha çok hayvancılıkla geçindiği neredeyse her hikayede görülmektedir. Yalnız, Oğuzlar’da üstünlük zengnlikle, mal mülkle olmaz. Oğuzlar’da üstülük yiğitlikle olur. Erkek gençlerin isim alabilmesi için bir yiğitlik göstermesi gerekir. Yiğitlik gösteren delikanlıya Dede Korkut isim verir. Verdiği isimler genellikle delikanlıın gösterdiği yiğitlikle alakalıdır. Mesala Boğaç Han’a ‘Boğaç’ ismi boğayı boğduğu için verilmiştir. Oğuzlar işlerini kendileri yapamazsa küçük düşerler. Üstülüklerini kaybetmemek için yardım kabul etmezler. Kazan Han’ın hikayesinde de böyle olmuş, Kazan Han çobanı, yardımını engellemek için, ağaca bağlamıştır.

 

Hikayelerde kadın da söz sahibidir. Kadın da hanlık edebilir. Kadın evlenirken güçlü, yiğit birini arar. Gerektiğinde kadın da savaşır fakat kadının savaşması erkeği küçük düşürür.

 

Destanlarda yoğunlukla ideal Oğuz Alpinin nasıl olaması gerektiği anlatılıyorsa da Alplerin başına gelen olaylardan herkese pay düşüyor. Büyüklüğün ve güçlülüğün erdem ve hünere bağlı olduğu her fırsatta belirtilmiş. Düşmana karşı savaşmak da yiğitliğin, büyüklüğün göstergesidir. Verilen dersler bu kadarla da kalmıyor. Bunların bir kısmı doğrudan devlete ve yöneticilere bir kısmı da millete verilmek istenen derslerdir.

 

1- Devlete Verilen Öğütler;

Destanlarda genel bir ilke şeklinde Oğuz birliğini devam ettirme fikri işlenmiştir.  Bu birliği devam ettirebilmek için devlete ve devlet adamlarına;

 

-Ekonomik güce sahip olma,

-Hüner ve erdem sahibi olma,

-Buyruk olmanın gereği anlatılmıştır.

 

Destanlarda vurgulanan bu unsurlar sanırız dünya döndüğü sürece devam edecektir.

 

Ayrıca Alplere de şöyle öğütler veriliyor;

 

-Ok atmada ve yay çekmede hünerli olmak

-Düşman ile savaşta üstün gelmek

-Ülkesine sahip çıkmak

-Zengin ve eli açık olmak ( ‘Aç doyurmak, yoksul donatmak’ şeklinde geçen halka karşı merhametli ve cömert olmak )

-Soylu olmak ve soyunu küçük düşürmemek.

 

 

SONRAKİ SAYFAYA GEÇİNİZ

[wp_ad_camp_5]

SAYFA NUMARALARINI KULLANINIZ