GEGP ile 2000 Yılı Enflasyonu Düşürme Programının Karşılaştırılması
Aralık 1999 Niyet Mektubu ile somutlaşan 2000 Enflasyonu Düşürme Programının genelde üç ana başlık üzerine inşa edildiği bilinmektedir: (i) kamu kesimi (maliye) reformu; (ii) sosyal güvenlik, özelleştirme ve tarım kesimine yönelik yapısal nitelikli dönüşümler, ve (iii) döviz kuru nominal çıpasına dayalı para programı. GEGP ise bunlardan ilk iki politika alanını muhafaza ederken, üçüncü uygulamayı Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerine yol açan temel nedenlerden biri olarak görüp terk etmiş ve dalgalı kur uygulamasını benimsemiştir.
GEGP’yi biçimlendiren 3 Mayıs 2000 tarihli Niyet Mektubu’ndaki “Structural Policies for a Stronger Economy” başlıklı bölümde (Bölüm B) “yapısal” politikalar üç alt başlıkta irdelenmektedir: 1.Bankacılık sektörü reformu, 2.Mali saydamlık ve mali yönetim ve 3.Özel yerli ve yabancı sermayenin Türkiye ekonomisindeki rolünün artırılması. Bu alt başlıklar ile GEGP’nin 14 Nisan 200l’deki basın toplantısında açıklanan ilk versiyonu arasında büyük benzerlik vardır.
Dolayısıyla, gerek 2000 programı, gerekse GEGP, ana felsefesi açısından, ulusal ekonominin dünya ekonomisi ile bütünleşme biçiminde yeni bir aşamayı hedeflediği ölçüde, hem devlet ekonomi ilişkilerinde bir yeniden yapılanmayı, hem de devletin toplumsal sınıflar ile olan tarihsel ilişkilerinde kökten dönüşümleri hedeflemektedir. GEGP bir yandan devletin tarım ve emek kesimi ile olan teşvik, destekleme ve emeklilik fonu gibi toplumsal yapının bütünlüğünü sağlamada işlevsel olmuş mekanizmalarını büyük ölçüde zedeleyen bir yeniden yapılandırma peşindedir. Öte yandan, özelleştirme, ‘kurullaştırma’ vb. yeni müdahale biçimleriyle, devletin ekonomiyi yönlendirme ve denetlemede üstlenegeldiği sorumluluklarını ve teknik işlevlerini sınırlama çabasındadır.
2000-Enflasyonu Düşürme programında 1 dolar artı 0.77 Euro’dan oluşan bir sepet yaratılmış ve TL’nin bu sepete göre 2000 yılı sonuna dek %20 oranında değer yitirmesi planlanmıştı. Döviz kurunun her ay içerisinde sabit kalması öngörülmüştü. Böylelikle program boyunca para arzındaki genişleme doğrudan doğruya piyasa güçlerine terk edilecek ve enflasyonist baskılar hafifletilecekti. Ancak, spekülatif sermayenin son derece akışkan olduğu günümüz finans dünyasında bir ekonominin tüm parasal tabanını dış dünyanın kısa dönemci, spekülatif nitelikli sermaye giriş-çıkışlarının denetimine bırakmayı öngören bu adımın ne kadar tehlikeli bir girişim olduğu daha 2000 yılının Kasım ayında yaşanan uyarı kriziyle anlaşılmış olmalıydı.
Türkiye istikrar programının teknik gereklerine 2000 yılı genelinde sıkı sıkıya uymuştur. Programın “özelleştirme” hedefleri ve tarım, bankacılık gibi bazı alanlardaki “yapısal” nitelikli reformları daha tam anlamıyla gerçekleştirilememiş olmasına karşın, maliye ve para politikaları hedefleri tutturulmuştur. TL’nin döviz kuru sepetine göre yıllık aşınma hedefi tutturulmuş; Merkez Bankası bir “para kurulu” gibi çalışarak, net iç varlıklar hesabını denetim altında tutmuş; kamu bütçesinde de faiz dışı denge yılsonu hedefini yakalamıştır. O halde şu sorunun yanıtlanması gerekmektedir: 22 Kasım ve 21 Şubat krizleri bu şartlar altında ne ölçüde uygulama hatasıdır? Ne kadar bu yaklaşımın kendi içsel tutarsızlıklarının sonucudur?
Türkiye’de sıklaşan ve ağırlaşan malî ve dış ödemeler bunalımlarının gerçek nedenleri, (i) paranın konvertibilitesi ve ekonominin kısa vadeli spekülatif (“sıcak”) para hareketlerine açılmasının kurlarda ve faizlerde yol açtığı istikrarsızlık, (ii) sanayileşme politikasızlığı ve ithalat kontrolsüzlüğü sebebiyle döviz gelirlerinin ülkenin döviz kazanma potansiyelini artıracak yatırımlarda kullanılmaması, (iii) ithalatın kontrol edilmemesi ve Türkiye’nin sanayileşmesinin harcıâlem teknolojili ve vasıfsız işgücüne dayanan mallarda tıkanmış olması nedeniyle dış ödemeler bunalımlarında cari işlemler dengesini düzeltmenin mutlaka iktisadi büyümeyi durdurmayı ve ücretleri düşürmeyi gerektirmesi, ve (iv) devletin dış ödeme bunalımında özel kreditörler ile özel kesimdeki borçluların biriken borçların tasfiyesi üzerinde anlaşmalarına veya icra-iflas hukukuna göre çözülmesine aracı olmak yerine millet adına IMF’ye başvurarak ağır siyasi tavizler karşılığında kredi temin edip borç servisinin aksamamasını amaçlamasıdır.
Görünen odur ki, uygulanan politikalarda bir süreklilik vardır. IMF güdümlü politikaların krizleri doğurması ve krizlerin aşılması için IMF’ye yeniden başvurmak şeklindeki döngü bilinçli bir süreklilik arz etmektedir.
2000 yılı programında bir diğer dengesizlik ulusal ekonominin cari işlemler açığında yaşanmıştı. Cari işlemler açığının Merkez Bankası rezervlerine oranı 1999 sonunda %5,9 düzeyindeydi. Bu gösterge 2000 yılı boyunca hızla bozulmaya itilmiş ve Haziran’da %28’e, yılsonunda da %49,7’ye çıkmıştır. Cari işlemler açığının ulusal gelire oranı ise 1999 sonunda %0,7 iken, 2000 sonunda %5’e yükselmiştir.
Niyet Mektubu ve 2002 Başında Türkiye Ekonomisi
Türkiye ekonomisi 2000 Kasım ve 2001 Şubat krizlerinin ardından gittikçe derinleşen ve yapısal bir niteliğe bürünen bir daralma sürecine sürüklenmiştir. Kasım ve Şubat krizleri sadece mali piyasaları sarsmakla kalmamış; gerek bankaların, gerekse şirketlerin bilançolarında ağır tahribata yol açmış ve üretim ve istihdamda büyük ölçüde gerilemeler yaşanmıştır. 2001 yılı boyunca Devlet Bakanı Kemal Derviş gözetiminde sürdürülen kriz idaresi, ekonominin derinleşen sorunlarına gerçekçi çözümler üretememiş ve yeterli yanıt vermekten uzak kalmıştır. Mayıs 2001’de bizzat Dr. Derviş tarafından sunulan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı (GEGP) Türkiye’yi bunalımdan çıkartacak yeni bir program olma iddiası ile hazırlanmıştı. Ancak GEGP’nin ilanından 2002 yılı başına kadar geçen dönemde ekonominin sorunları ağırlaşmış ve ulusal gelir yıl toplamında %8,5 gerilemiş; açık işsizlik oranı ise resmi rakamlarda %10 düzeyini aşmıştır. 2001 yılının son çeyreği itibariyle, açık işsizlik oranının tarım dışı sektörlerde %15’e ulaştığını ve “eğitimli” gençler arasındaki açık işsizliğin Türkiye genelinde %27’ye, kentsel bölgelerde ise %30’a yükseldiğini belgelemektedir.
Bu gelişmelere koşut olarak, kamu kesimi sosyal harcamaları büyük bir daralma içine itilmiş ve kamu kesimi maliye politikası “faiz dışı fazla” hedeflerine ulaşmaktan ibaret kılınmıştır. TC Merkez Bankası ise gerek gayrı safi rezerv kayıpları, gerekse net döviz pozisyonunun eksi değerler alması sonucunda döviz piyasalarına etkili müdahalelerde bulunamaz duruma düşmüş, yapabileceği müdahaleler ise IMF tarafından engellenmiştir. Öte yandan TCMB enflasyonla mücadele ve siyasetten bağımsızlık gerekçeleriyle Kasım 2001’den itibaren doğrudan ve dolaylı olarak kamu kesimine ödünç kaynak sunamaz duruma getirilmiş, böylece para otoritesinin reel ekonomiye müdahale edebileceği önemli bir politika aracı elden çıkartılmıştır.
Bu açılardan bakıldığında, 2001 yılı kriz idaresinin asıl hedefinin ekonomik ve toplumsal yapıda kuralsızlaştırmaya yol açan bir dizi yapısal dönüşüm aracılığıyla, ülkemizin geleceğini bütünüyle piyasa güçlerinin denetimsiz ve başıboş işleyişine terk etmeyi amaçladığı görülmektedir. Bunun da ötesinde, özelleştirmeler, üst kurullar, yönetişim ve “yabancı sermayeyi teşvik” aldatmacası altında ülkemizin stratejik sektörlerinin terk edilmesi ve yer üstü ve yeraltı kaynaklarının giderek çok uluslu şirketlerin güdümüne bırakılması hedeflenmektedir. Nitekim Şubat 2001-Şubat 2002 arasında kalan bir yıllık dönemde, bazı teknik yasalar hariç tutulursa, 65 civarında yapısal düzenleme yapılmıştır. Bunların yaklaşık yarısı doğrudan doğruya “yapısal uyarlama” kapsamı içindedir.
18 Ocak 2002 tarihinde IMF’ye sunulan ve 4 Şubat’ta onaylanan yeni Niyet Mektubu da bu amaçları sürdürmekte ve Türkiye’nin dünya ekonomisiyle düşük vasıflı emek yoğun teknolojiler ile çalışan bir çevre ekonomisi biçiminde bütünleştirilmesi amacını sürdürmektedir. Niyet Mektubu’nda somutlanan makroekonomik hedefler, 2001 kriz idaresi altında sürdürülmüş olan hedeflere görece daha düşük büyüme, daha yüksek enflasyon, daha yüksek reel faizler ve daha yüksek dış borçlanmayı öngörmekte ve bunun da ötesinde, bir dizi yapısal dönüşüm altında Türkiye’yi uluslararası sermayenin açık sömürüsüne terk etme amacını sürdürmektedir.
18 Ocak 2002 tarihli Niyet Mektubu’nda somutlanan makroekonomik hedefler, GEGP’de öngörülen yaklaşımı esas olarak benimsemektedir. Ancak bir farkla: Niyet Mektubu’nda esas alınan kamu kesimi faiz dışı fazla hedefleri aynen korunmasına karşın, makroekonomik genel denge artık daha yüksek enflasyon, daha yüksek reel faizler ve daha düşük büyüme oranları ile sağlanabilmektedir.
GEGP ve Niyet Mektubu’nun enflasyon hedefleri, yeni programın çok daha yüksek fiyat artışlarını kabul etmek zorunda kaldığını belgelemektedir. GEGP’nin 2002 öngörüleri TEFE’de %16,6, TÜFE’de %20 olarak planlanmış idi. Niyet Mektubu’nun 2002’ye ait enflasyon hedefleri ise sırasıyla %31 ve %35’tir.
Bütün bu saptamalara ek olarak, Niyet Mektubu’nda somutlanan dış ekonomik ilişkilerin Türkiye ekonomisinin dışa bağımlılığını artırıcı öğeler içerdiği gözlenmektedir.Türkiye’nin 2002’deki brüt dış borcunun gayrı safi milli hasılaya oranı, Niyet Mektubu’nda %71,7 olarak planlanmıştır. Oysa aynı hedef GEGP’de %59,6 olarak belirlenmiş idi. Niyet Mektubu, dış borçlanma temposunu değiştirmeden korumakta ve programın nihai yılı olan 2004’te dış borç-GSMH oranını %63,3 ile ancak 2001 düzeyine geri getirmeyi hedefleyebilmektedir. Benzer şekilde kamu sektörü net dış borcunun GSMH’ye oranı 2002’de %35 olarak planlanmakta ve 2004’te %28’e indirileceği öngörülmektedir. Oysa aynı oran GEGP metninde 2002 için %28 idi. Dolayısıyla Niyet Mektubu, GEGP’nin kamu kesimi net dış borçlanması 2002 hedefini ancak iki yıl sonra, 2004’te gerçekleştirmeyi taahhüt edebilmektedir.
Sonuç olarak, Niyet Mektubu’nun makroekonomik dengeleri sağlamadaki tek aracının 2002 sonrasında milli gelire oran olarak %6,5 düzeyinde tutturmayı planladığı kamu kesimi faiz dışı fazlası hedefinde somutlandığı görülmektedir. Ancak, Niyet Mektubu’nda öngörülen makroekonomik hedefler, bu politikanın GEGP’ye görece daha yüksek enflasyon, daha yüksek reel faizler, daha düşük reel büyüme ve daha yüksek dış borçlanma sayesinde sürdürülmeye çalışılacağını belgelemektedir.
2003 Başında Türkiye Ekonomisi ve AKP’nin Programı Üzerine Değerlendirmeler
3 Kasım 2002 genel seçimi sonucunda Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tek başına iktidara geldi. Seçimlerin sonrasında açıklanan Acil Eylem Planı ile 23 Kasım’da duyurulan 58. Hükümet Programı, özü itibariyle IMF-Dünya Bankası ikilisinin güdümünde sürdürülen neoliberal iktisat politikalarının Türkiye’nin dışa bağımlılığını artırıcı, dış şoklara dayanıksız, zayıf ve taşeronlaştırılmış bir ekonomi yaratma projesinin devamı niteliğindedir.
Türkiye 2002 yılını reel ekonomik büyümenin artıya dönüştüğü ve enflasyonunda önemli gerilemelerin yaşandığı bir yıl olarak geçirmiştir. İlk üç çeyreğe ait veriler, 2002’de 2001’in eş dönemine görece GSYİH’nin sabit fiyatlarla %6,4 büyüdüğünü göstermektedir. Bu, 2001’de yaşanan ve GSYİH’nin %7,4 daralmasıyla somutlanan iktisadi krizin ardından gelen son derece olumlu bir gelişmedir. Ancak büyüme sürecinde toplam GSYİH’ye ilişkin bu gözlem GSYİH üzerine yapılan harcamaların niteliğine bakıldığında bir dizi olumsuzluğa işaret etmektedir.
Tablo 1’den görüleceği üzere, GSYİH’nın en önemli bileşeni olan Özel Nihai Tüketim Harcamaları 2002’nin ilk üç çeyreğinde %-1,9, %2,2 ve %2,6 ile çok sınırlı bir artış göstermiş ve 2002’nin ilk dokuz ayındaki ortalama artış hızı sadece %1,1 olmuştur. Benzer şekilde GSYİH’nın bir diğer önemli harcama unsuru olan Sabit Sermaye Yatırımları 2002’nin ilk üç çeyreğinde –bir kriz yılı olan—2001’in eşdeğer dönemine görece %5,7 daralmıştır. Özel sabit sermaye yatırımlarında söz konusu dönemdeki gerileme %10’u aşmaktadır. 2002’in ilk dokuz ayında ihracat gelirlerinde görece hızlı bir artış yaşanmasına karşın (ilk dokuz ay ortalaması %10,6), ithalatın da artma eğilimi içinde olması (%13,7) sonucu net ihracatın GSYİH’a katkısı negatif olmuştur.
O halde 2002’de yaşanan reel büyümenin kaynağı nereden gelmektedir? Tablo 2 bu konuda ipuçları vermekte ve 2002’nin ilk dokuz ayında yaşanan genişlemenin aslında ne derece sağlıksız bir büyüme içerdiğini belgelemektedir.
2 No’lu Tablo GSYİH’nin 2001 ve 2002’nin ilk üç çeyreği arasındaki net artışları reel olarak (sabit 1987 fiyatlarıyla) sunmaktadır. Buna göre, söz konusu dokuz aylık dönemde GSYİH sabit fiyatlarla toplam 5,3 trilyon TL artmıştır. Bu artışın %11,6’sı 616 milyar TL ile özel nihai tüketim harcamalarından; %6,9’u da 366 milyar TL ile devlet harcamalarından sağlanmıştır. Sabit sermaye yatırımları –1.0 trilyon TL ile GSYİH harcamalarında %18,8’lik bir daralma yaratmış; net ihracatın katkısı da –370 milyar TL (GSYİH’ye oran olarak %-6,9) olmuştur. Elimizdeki veriler 5,3 trilyon TL’ye ulaşan GSYİH’deki artışın 5,7 trilyon TL ile stok değişimlerine aktarıldığını göstermektedir. Yani GSYİH’deki artışın %107,3’ü –tamamından fazlası— stoklarda biriktirilmiştir. Dolayısıyla, 2002’deki reel büyüme halkın refahına yansımamış ve reel kişisel gelirlerde durgunluk yaşanırken ve sabit sermaye yatırımları gerilerken bütünüyle stok birikimine yönelen bir üretim artışı gerçekleştirilmiştir.
3 No’lu Tablo’da sergilediğimiz makroekonomik fiyatların seyri de milli gelirin ana unsurlarında yaşanan durgunluğun bir yansımasını vermektedir. DİE’ce açıklanan son verilere göre enflasyon 2002 yılında TÜFE’de %29,7, TEFE’de ise %30,8 olmuştur. Döviz kuru ise yıl sonu değeri itibariyle %13,2 düzeyinde aşınmıştır. Buna karşın 2002 boyunca reel ücretler gerilemesini sürdürmüştür. 2002’nin ilk üç çeyreğinde 2001’in eşdeğer dönemine görece imalat sanayii özel sektöründe reel ücretler %1,3, reel kazançlar ise %4,6 düzeyinde gerilemiştir. İmalat sanayii kamu sektöründe reel ücretler %3,8 artmış, buna karşılık üretimde çalışan başına reel kazanç %2,6 gerilemiştir. Daha uzun dönemli bir perspektif içerisinde reel ücretlerin konjonktürel iniş çıkışlara karşın sürekli olarak düşme eğilimini muhafaza ettiğini görmekteyiz. 1997 değerini 100 kabul edersek 2002.III itibari ile imalat sanayii ücretleri özel sektörde 87,9, kamu sektöründe 129,2, toplamda ise 92,5 endeks puanında gözükmektedir.
AKP hükümetinin ekonomik programının en önemli iki belgesi 16 Kasım tarihli Acil Eylem Planı ile 23 Kasım’da okunan Hükümet Programı’dır. AKP hükümetince 2003’ün ilk çeyreğine ilişkin maliye hedefleri de IMF gözetiminde sürdürülen “faiz dışı fazla yaratma” yoluyla “piyasa beklentilerinin olumlu kılınması” stratejisine devam edileceğini belgelemektedir. Nitekim, 2003’ün ilk çeyreğine ait hedefler, 2002 yılındakilerle karşılaştırıldığında AKP hükümetinin bütçe anlayışının da bir borç ödeme bütçesinden ibaret kaldığı anlaşılmaktadır. Örneğin geçici bütçe hedeflerine göre, faiz giderlerinin, toplam harcamalar içindeki payı %49 olarak tespit edilmiş durumdadır. Oysa söz konusu oran 2002’de %43 olarak hedeflenmiş, gerçekleşme düzeyi ise %46 olmuştur. Gene benzer şekilde, faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranının 2002 sonu itibariyle %85 düzeyinde olması beklenirken, 2003 geçici bütçesinde bu oran %110 düzeyinde hedeflenmiştir. Bu arada, kamu yatırımlarının toplam harcamalar içindeki payı 2002’de %5 iken, 2003’ün bütçe hedefi %2’nin altına indirilmiş durumdadır.
2004 Yılı Başında Türkiye Ekonomisi
Türkiye ekonomisi 2003 yılının ilk üç çeyreğine ait verilere göre %4,5 oranında büyümüştür. Yıl sonunda millî gelirin ABD doları bazında 238,1 milyar dolara ulaşacağı öngörülmektedir. 2003 yılında enflâsyon bir önceki yıla kıyasla daha ılımlı gerçekleşmiş; fiyat artışlarının yıllık ortalaması TÜFE bazında %51,2’den %27,4’e; TEFE bazında ise yüzde 59’dan %28,5’e gerilemiştir. Fiyat hareketlerindeki bu yavaşlama devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) faizlerine de yansımış ve DİBS bileşik faizinin ağırlıklı ortalaması %62,7’den %29,4’e düşmüştür. 2003 yılı ihracat gelirlerinde de önemli bir sıçramanın yaşandığı yıl olmuş ve ihracat gelirleri Ocak-Kasım dönemi itibariyle 46 milyar dolara ulaşmıştır. Ancak söz konusu dönemde ithalâtın da hızlı artış göstermesinin de etkisiyle cari işlemler açığı 4 milyar doları aşmıştır.
Ödemeler dengesinin cari işlemlerine ilişkin Ocak-Kasım 2003 verilerini bir önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırdığımızda şu gözlemler yapılabilir: Bir yıl içinde cari işlemler açığı 200 milyon dolardan 4,2 milyar dolara yükselmiştir. Açığın büyümesine mal ticaret dengesindeki (-4,3 milyar dolarlık) çarpıcı bozulmayla, yatırım geliri (faiz ve kâr hareketleri) dengesindeki (-0,9 milyar dolarlık) daha ılımlı bozulma katkı yapmıştır. Buna karşılık hizmetler ticaret dengesindeki önemlice (+1,3 milyar dolar) düzelme dış açıktaki büyümeyi frenleyememiştir.
2002’de ve 2003’ün ilk yarısında gayrisafi yurt içi hâsıla artışlarında iç tüketim ve yatırım harcamalarının katkısının düşük olduğunu, buna karşın üretimi uyaran en büyük kalemin yabancıların harcamaları (ihracat) olduğunu görülmektedir. Ayrıca üretimin önemli bir kısmının stoka yapıldığı da dikkat çekmektedir. Bunun önemi şudur: stoka üretim yapıldıktan sonraki dönemde mal talebi artmazsa, sermayedarların stokları eritmek için üretimi şiddetle kısmaları ve bunun sonucu olarak da işsizliğin artması kaçınılmazdır.
Yurt içi harcamalarda gözlenen daralmanın en önemli nedeni, istihdamda ve reel ücretlerde yaşanan azalmadır. Türkiye’de özel tüketim harcamaları, 1987 sabit fiyatlarıyla, 2000 yılının Temmuz-Eylül dönemindeki seviyesine (2003’ün üçüncü dönemi dahil) bir daha ulaşamamıştır. Nitekim DİE’nin imalât sanayiinde tam kapasite ile çalışmama nedenlerini saptayan anketinde, 2002 III. döneminde işyerlerinin %47’si iç piyasadaki talep yetersizliğini belirtmiş iken, bu oran 2003’ün aynı döneminde %53’e yükselmiştir. Sonuç olarak istikrar adına sürdürülen daraltıcı politikalar, ülkemizin üretim kapasitesini büyük ölçüde yabancı piyasalara dönük üretmeye zorlamaktadır.
2005 Yılı Başında Türkiye Ekonomisi
Türkiye ekonomisi 2004 yılının ilk üç çeyreğine ait verilere göre %9,7 oranında büyümüştür. Bu dönem sonunda milli gelirin ABD doları bazında 283,9 milyar dolara ulaştığı görülmektedir. 2004 yılında enflasyon bir önceki yıla kıyasla gerilemesini sürdürmüş, fiyat artışlarının yıllık ortalaması TÜFE bazında %18,4’ten %11,1’e, TEFE bazında ise %25,5’ten %9,3’e gerilemiştir. 2004 yılı ihracat gelirlerinde de önemli bir sıçramanın yaşandığı yıl olmuş ve
ihracat gelirleri 62,7 milyar dolara ulaşmıştır. Ancak söz konusu dönemde ithalatın da hızlı artış göstermesinin etkisiyle cari işlemler açığı 15 milyar doları aşmıştır. Cari işlemler açığının temel bileşenini oluşturan dış ticaret açığının ise bir rekor kırarak 34 milyar dolar düzeyine sıçradığı görülmektedir.
2000’li yılları etkileyen bunalım öncesindeki son “normal” yıl sayılabilecek olan 1998’den 2004 sonuna kadar ekonomik büyümenin seyri, iki alt dönemde değerlendirilebilir: 1999-2000 ve 2001-2004. İlk alt dönemde GSYİH’nin yıllık ortalama artış hızı % 1,1, ikinci alt dönemde ise % 3,7 dolayındadır. 1999-2004 yıllarının tümü itibariyle GSYİH ve GSMH’nin ortalama büyüme hızları ise sırasıyla % 2,9 ve % 2,3 çevresindedir. Başka bir deyişle, 2002-2004’teki toparlanmaya rağmen, 1999 ve 2001’deki büyük olumsuz şokların etkisi henüz tam olarak giderilememiştir.
Büyümenin talep yanlı kaynakları ile ilgili aşağıdaki sonuçlar çıkartılabilir: (i) Gerek 1999-2000, gerekse 2001-2004 alt dönemlerinde büyümenin kaynakları, esas itibariyle, tüketim harcamaları ve özel üretici kesimdeki stok artışlarıdır. 2003 ve 2004 yıllarında özel yatırımların canlanması, henüz sabit sermaye oluşumunu ya da dış ticareti büyümenin “motoru” haline dönüştürebilmiş değildir. (ii) Stok artışlarının büyüme aritmetiğinde bu kadar etkili bir öğe haline dönüşmesinin akla yakın bir iktisadi açıklaması yoktur. Döneme damgasını vuran yüksek reel faizlere rağmen, stok artışlarının GSMH’nin %7-8’i çevresinde gerçekleştiği bir ekonomik konjonktür tasavvur edilemez. Öyle anlaşılmaktadır ki, son yıllarda ekonominin ithal girdiler açısından daha fazla dışa bağımlı duruma gelmesi ve sonuç olarak başta sanayi olmak üzere tüm sektörlerde (katma değer/gayrisafi üretim değeri) oranlarının gerilemesi, 1990’li yıllar sonundaki teknik katsayıları kullanmayı sürdüren DİE tarafından yeterince göz önünde bulundurulamamakta, böylece (gayrisafi üretim değerlerinden hareketle) GSMH artışı yüksek tahmin edildiğinde yatırım, tüketim ve net ihracattaki değişmelerle massedilemeyen nihai talepler, sanal talep öğeleri haline dönüşüp stok değişmelerine kalıntı olarak yansımaktadır.Daha zayıf bir başka olasılık ise DPT tarafından yatırımlar kadar yakından izlenmeyen özel tüketim harcamalarının düşük tahmini ve bu tahmin hatasının stok değişmelerine taşınmasıdır.
İlan edilen çarpıcı büyüme oranlarına rağmen, sıradan yurttaşın gündelik hayatındaki “iyiye gidiş”i fark etmiyor olması bu yanılgılar ile yakından ilgilidir. Ancak yapısal uyum programı uygulamalarını savunabilmek için başarı göstergelerine ihtiyaç duyan siyaset ve bürokrasi çevrelerinin bu vahim yanılgıyı düzeltmek için çaba harcamadığı görülmektedir.
2005 yılına ait bazı makro ekonomik veriler, aşağıdaki gibi sıralanabilir;
Mart 2006 itibariyle ihracatın ithalatı karşılama oranı: %62,3
Mart 2006 itibariyle Mart 2005’e göre sanayi üretim indeksi: %8,9…..
2006 yılı için hedeflenen enflasyon oranı, %5’tir. .(Bu gibi verilerin güncelliğini koruyabilmesi için periyodik olarak ‘tuik.gov.tr’ adresinden takip edilmesi önerilir. )
Genel Değerlendirme: Türkiye’de 1980 Sonrası Uygulanan Neoliberal Politikalar:
1980 Dönüşümü
Türkiye’de genel ekonomi politikalarında 1980’de meydana gelen köklü değişiklik, sonrasındaki ve günümüze kadar geçen 25 yıllık dönemin temellerini atmıştır. Serbest piyasa ekonomisinin tüm gereklerini yerine getirmeye çalışan Türkiye bu çerçevede, kalkınma – sanayileşme hedeflerinden ödün verme pahasına gelişmiş ülkelerin ve onların temsilcisi olan IMF gibi uluslararası (ulus-ötesi) kuruluşların önerileri ve istekleri doğrultusunda gerekli yasal, stratejik, kurumsal adımları bir bir atabilmiştir. Piyasaların liberalizasyonu, dış ticarette kota ve diğer engellerin kaldırılması, devletin küçültülmesi ve özelleştirme ve yabancı sermayeye kapıların ardına kadar açılması olarak özetlenebilecek olan neo-liberal iktisat politikaları bu dönemde “başarıyla” uygulanmıştır. Bu politikaların diyeti ise; gelir dağılımının daha da bozulması, yoksulluk ve işsizliğin artması, daraltıcı maliye ve para politikaları sayesinde iç talebin ve yatırımların kısılması, ülke kaynaklarının öncelikle iç ve dış borç ödemelerine tahsisi olmuştur.
Tüm dünyayı etkileyen 1974 Petrol Krizi, sistemin kendini gözden geçirmesini zorunlu kılmıştır. “Kapitalizmin Altın Çağı” olarak nitelendirilen 1946 – 1973 dönemi, diğer bir ifade ile Bretton Woods Dönemi son bulmaktadır. Uluslararası sermaye ve gelişmiş ülkeler yeni gelişen teknolojiler ile krizden çıkmanın yolları ararken, bir diğer taraftan krizi gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkelere ihraç etmeyi de başarabilmişlerdir. IMF ve Dünya Bankası da strateji değişikliğine giderek tüm dünyada özellikle 1980 sonrasında etkili olacak uygulamalarını başlatmışlardır: Ekonomik istikrar ve yapısal uyum vaadiyle finans kapitale mutlak bağımlılık.
1974 sonrasında petrol fiyatlarındaki artışın Türkiye ekonomisine etkileri gecikmeli olarak ortaya çıkmıştır. Sürekli bir seçim konjonktürü içinde, kısa dönemli borçlanma kanallarını sonuna kadar zorlayarak ertelenen ekonomik bunalım, zamanında planlı ve rasyonel anti-kriz önlemleriyle hafif bir şekilde atlatılabilecekken üç yıl sonrasında çok daha şiddetli yaşanmıştır. 1977’ye gelindiğinde bir çok piyasada kuyruklar ve karaborsalar oluşmuştur. Genel fiyat düzeyi 1978’de yüzde 53, 1979’da yüzde 64 artmıştır. 1978 Şubatında 25 TL. olan Doların resmî döviz kuru, 1979 Haziranında 47 TL.’ye çıkarılmıştır. Devalüasyon, Türkiye ekonomisi için olağan bir ayarlama halini almıştır. Yine de bu dönemdeki devalüasyonlar, IMF tarafından yetersiz uygulamalar olarak değerlendirilmiştir. Çünkü IMF modelinin standart unsurları olan; fiyatlar serbest bırakılırken ücretler ve tarımsal desteklemenin dondurulması ve toplam talebin parasal önlemlerle daraltılması gibi uygulamalar henüz Türkiye’de hayata geçirilmemiştir. Üstelik 1976 – 79 döneminde, tüketici fiyatlarına göre hesaplanan reel ücretler yüzde 45 oranında artış göstermiştir.
1979 yılının sonunda Başbakan S.Demirel’e T.Özal tarafından sunulan raporda, “24 Ocak Kararları” olarak anılacak olan istikrar programının esasları ve gerekçeleri savunulmaktadır. Bu raporda, yüksek reel ücretlerle ihracat yapılamayacağı ve bu nedenle ücretleri baskı altına alacak önlemlerin mutlaka bulunması gerektiği belirtiliyordu. Böylece 24 Ocak Kararları”nın istendiği gibi uygulanabilmesi, 12 Eylül Darbesi’nin ekonomik gerekçesi olarak ifade edilebilir.
1980 Dönüşümünün Türkiye’de iki yönü vardır; hem kalkınma stratejisi değişikliği hem de ekonomik paradigma değişikliği. Aradan geçen 25 yıldan sonra kolaylıkla söylenebilir ki; ihracata yönelik kalkınma stratejisi başarılı olamamıştır. Diğer taraftan yeni ekonomik paradigma, yani neo-liberalizm, tüm dünyadaki gelişmelere paralel olarak Türkiye’de de etkili olmuş ve geçen sürede yerleşmiştir. Neo-liberalizm paradigması ile ulusal kalkınmacılık birbirini dışlayan olgulardır. Ulusal piyasalar serbestî ilkesi çerçevesinde programlı bir biçimde dışa açıldığında, rekabet gücü olmayan ulusal üreticiler, sanayiciler Pazar paylarını yitirirler. Diğer taraftan, planlı – programlı bir teknoloji geliştirme stratejisi, bebek endüstrilere enerji ve hammadde teşvikleri ve ılımlı bir gümrük rejimi, ulusal kalkınmacılığı destekleyen temel unsurlar olarak gösterilebilir. Oysa Türkiye’de 1980 sonrasında ülke kaynakları, yukarıda dillendirilen kalkınma stratejisinin finansmanı için değil; IMF’nin ve Dünya Bankası’nın empoze ettiği istikrar ve yapısal uyum politikaları çerçevesinde iç ve dış borçların finansmanı için kullanılmıştır.
24 Ocak Kararları’nın temel unsurları şunlardır; devalüasyonlar, KİT zamları ve fiyat denetimlerinin kaldırılması. Reel devalüasyonlar ve esnek kur sistemi sayesinde ihracatın artırılması hedeflenmiştir. Bu hedef doğrultusunda iç talebin kısılması gerekmektedir. Hükümetler, ucuz kredi ve vergi iadesi gibi teşvikler ile ihracatçı firmaları desteklemişlerdir. Çıkarılan yasalar ve getirilen yasaklar sayesinde reel ücretler hızla aşınmıştır. 1980 yılında, bir önceki yıla göre reel ücretlerin yüzde 23 azalmıştır. İhracat teşviklerine paralel olarak serbest ithalat rejimi de zorunlu olmuştur. İhracatçı sektörlerin enerji ve yatırım mallarında ithal bağımlısı olması ithalatı hızla artırmıştır. KİT’lere yapılan zamlar ve genel olarak fiyatların serbest bırakılması ile ülkenin ithal tüketim malları cenneti olması birbirini tamamlayan unsurlardır.
İhracata dayalı kalkınma stratejisi, 1980 öncesinde âtıl duran kapasitelerin kullanılması sayesinde başlarda büyüme hedeflerini yakalayabilmiştir. Bu dönemde aynı zamanda tarımsal destekleme alımlarının daraltılması ile iç ticaret hadleri tarım sektörü aleyhine seyretmiştir. Reel ücretler sürekli aşınmıştır. Neo-liberalizmin ilk (görece) küçük krizleri 1982 ortalarında görülmeye başlanmış; bankerler ve hayali ihracat skandalları patlak vermiştir.
Bu dönemde devletin vergi gelirleri giderek azalmıştır. Servet beyannamesi 1984’te kaldırılmış ve böylece gelir vergisi toplam vergi gelirleri içinde önemini yitirmiştir. 1985 yılında getirilen KDV ile de vergi gelirleri dar gelirlilere dayandırılmış, bu durumda da toplam vergi gelirleri mutlak olarak azalmıştır. Bir bakıma devlet, diğer gelir edinme yöntemi olan borçlanmaya kendini mecbur bırakmıştır.
İç borçlanma mekanizmasının kendisi, gelir dağılımını yeniden düzenleyen bir uygulama iken; izlenen vergi politikası da aynı yönlü gelir transferini hızlandırmaktadır. Yerli sermayedarlar, yatırımlar yaparak kâr gelirlerini artırmayı değil, devlete borç vererek faiz gelirlerini artırmayı yeğlemişlerdir. Reel faiz hadlerinin çok yüksek olması, bir taraftan borç vermeyi özendirirken, diğer taraftan yatırımların finansmanı için gerekli kredilerin maliyetini artırmaktadır.
İç ve dış borç gereksiniminin diğer nedenleri ise şöyle sıralanabilir: KİT’lerin finansman açıkları, seçim dönemlerinde uygulanan popülist politikalar, rüşvet, yolsuzluk ve siyasî – bürokratik yozlaşma, savunma harcamalarının fazlalığı; bir de önceki borçların ödenebilmesi.
Dönüşümün Tamamlanması: 1989 Katkısı
1980 Dönüşümü’nün ikinci halkası ise 1989’da çıkarılan 32 Sayılı Karardır. Sermayenin serbest dolaşımı veya finansal liberalizasyon olarak ifade edilen bu değişim, Türkiye ekonomisinin sonrasındaki on beş yılına damgasını vurmuştur. Sıcak para girişlerinin kontrol edilmemesi ve vergilendirilmemesi, 1990’lı yılların “kriz – IMF – kriz” kısır döngüsünü tetiklemiştir.
1989’dan sonra, gelişen işçi hareketlerinin ve seçim popülizminin etkisiyle reel ücretlerde önemli yükselmeler olmuştur; ki bu artış sonraki yıllarda fazlasıyla geri alınacaktır. Özellikle kamu sektöründeki ücret artışları KİT’lerin malî krize sürüklenmesinin nedenlerinden biri olmuştur. Diğer bir neden de, hükümet tarafından KİT’lere yönelik hazine desteğinin çekilmesidir. Bu durumda KİT’ler iç borçlanmaya yönelmek zorunda kalmıştır. 1990’ların başında KİT sistemi, yatırımların kısılmasına rağmen önemli miktarda katma değer üretiyor; ama ürettiği katma değerin tümü borç finansmanına ve ücretlere gidiyordu. Böylece KİT’lerde özelleştirme zorunluluk olarak gösterildi. Özelleştirilme uygulamaları uzun yıllara yayılırken; sırasını bekleyen kuruluşlar, “uzun vadeli yönetim, işletmecilik ve reform perspektifinden yoksun bir biçimde bitkisel hayata terkedilmişlerdir.” 1990 – 2002 yılları arasında özelleştirme uygulamaları sonucunda elde edilen gelir sadece 7 milyar Dolardır. Bu durumda özelleştirmenin devletin kaynak gereksinimine kayda değer bir katkı sağlamadığı söylenebilir.
1989’dan sonra iç borçlanmanın döndürülmesi artık maliye politikasının tek hedefi haline gelmiştir. Yüksek faiz oranları ile borçlanan devlet, bu borcun finansmanı için giderek artan oranlarda borçlanmak zorunda kalmıştır. 1999 yılında IMF programının ana hedefi olarak açıklanan ve hükümetlerin ekonomi politikalarının omurgasını oluşturan faiz dışı bütçe fazlası, borçların sürdürülebilirliğinin zorunlu koşulu olarak dayatılmıştır.
Faiz dışı bütçe fazlası hedefi, 1998 yılında IMF ile yapılan Yakın İzleme Anlaşması’nda gündeme geldi. 1999 yılında yapılan 17. Anlaşma ile de ekonomi politikaları içindeki önemi arttı. İç borcun çevrilebilmesi amacıyla GSMH’nin yüzde 6,5 – 7’sine eşit bir faiz dışı fazlanın verilmesi gayreti, aynı zamanda maliye politikası araçlarının etkinsizleştirilmesi anlamına gelmekteydi. IMF programlarının genel hedefi, “istikrar”ın sağlanması olarak özetlenebilir. İstikrar sağlanınca piyasalara güven artacak, faiz hadleri düşecek, tüketim ve yatırım talebi yükselecek ve böylece büyüme hedefine ulaşılacaktır. İstikrarın temel göstergesi ise faiz dışı bütçe fazlası olarak görülmektedir. Faiz dışı bütçe fazlası için, yeni vergiler getirilmiş, başta sağlık ve eğitim olmak üzere sosyal harcamalar kısılmış, kamu yatırımları azaltılmış ve özelleştirme gelirlerinin artırılması amaçlanmıştır.
Tüm bunlar sayesinde elde edilen fazla, büyümenin finansmanı için değil, aksine borçların ödenmesi için kullanılmıştır. Sadece “güven” gibi soyut bir kavramla yatırım ikliminin oluşmadığı açıktır. “İstikrar”a kavuşmak, borçların geri ödemelerinin garanti altına alınması açısından başarılmıştır. IMF uygulamalarının mekanizması işlediğinde düşeceği iddia edilen reel faizler hiçbir zaman yatırımları teşvik edecek bir düzeye inmemiştir. Tam aksine IMF, yabancı sermayedarların arbitraj kazançlarını garanti altına almak için reel faiz hadlerini yüksek düzeyde tutmaya uğraşmaktadır. Enflasyonun gerilemesine paralel olarak düşmesi beklenen reel faizler hâlâ yüksek düzeylerdedir.
1989’dan sonra finansal krizlere açık hale gelen Türkiye ekonomisi, 1994 ve 2001’de ağır, 1998 – 1999’da hafif krizlerle sarsılmıştır. Her üç krizde de belirleyici neden, öncesinde yüksek arbitraj beklentisi ile ülkeye giren sıcak paranın, ani bir şekilde ve büyük miktarlarda ülkeyi terk etmesidir. Sıcak paranın genel karakteristiği kolay yer değiştirebilir olmasıdır. Aynı zamanda Türkiye’de büyüyen cari açıklar, bankacılık sisteminde artan riskler ve siyasî belirsizlikler bu tersine eğilimi güçlendiren faktörler olmuşlardır. Yabancı sermayenin tersine dönüş biçiminde ülkeyi terk eden miktarının millî gelire oranı 1994 yılında yüzde 11,9, 1998 yılında yüzde 4 ve 2001 yılında yüzde 15,1’dir. Sermaye hareketlerindeki tersine dönüşün, bu büyüklüklere ulaşmasından kaynaklanan şokun, ekonomiyi çok derin bir krize sürüklemesi kaçınılmazdır. Ülkenin “kriz – IMF – kriz” kısır döngüsüne girmesi ise, krizden çıkış çabalarının IMF kredilerine bağlanmasıyla tamamlanır. 1999 – 2002 yılları arasında IMF’den 20,5 milyar Dolar kredi kullanılmıştır.
1989 yılından itibaren, Türkiye’nin dış borç yapısının da giderek bozulduğu görülmektedir. 1989 yılında toplam dış borç 41,7 milyar Dolarken, 2003 yılı başında bu miktar 133,2 milyar Dolara yükselmiştir. Dış borçlanma, eğer sadece cari işlem açığının finansmanı için gerekli olsaydı; Türkiye’nin bu dönemde 21,2 milyar Dolar borçlanması yeterli olacaktı. Oysa mevcut dış borç yükü ve bunun döndürülmesi için atılan her adım, ülkenin dışa bağımlılığını kalıcılaştırmaktadır. Dış borç mekanizması, böylece gelişmiş ülkelere doğru bir gelir aktarım mekanizmasına dönüşmüştür.
EK 1: Son on – on iki yıldaki dönüşümün temel nedenleri:
- Türkiye’nin sermaye hareketleri, ticaret ve son tahlilde üretim bakımından kuralsız bir şekilde uluslararası sermayeye eklemlenmesi ve bunun sonucunda dış şoklara açık, kırılgan bir ekonomik yapıya bürünmesi;
- kamu iç borçlarının arttırılması ve kamu açıklarının vergiler yerine, yerli ve yabancı özel sermayeye kaynak aktaran hazine bonosu ve devlet tahvilleriyle finansmanı yoluna gidilmesi;
- ekonominin giderek daha fazla kısa vadeli sermaye hareketlerinin anarşik ortamına terk edilmesi ve bir ulusun parasının değerinin temel dayanağı olan TCMB’nin faaliyetlerinin daraltılarak, basit bir muhasebe kurumuna dönüştürülmesi;
- özelleştirmeler yoluyla kamu işletmeciliğinin tasfiyesi ve bu sürecin sonucunda yaşanan yüksek oranlı işten çıkarmalar;
- işgücü piyasalarının esnekleştirilmesi, formel işgücü yerine daha fazla oranda kayıt dışı enformel emeğin istihdamı yoluna gidilmesi; norm kadro ve esnek çalışma uygulamalarıyla istihdamın daraltılması; kamu sektöründe etkinlik söylemi yardımıyla çalışanların işlerine son verilmesi ve sendikal faaliyetlerin daraltılması;
- eğitim, sağlık gibi kamu hizmetleri daraltılarak, bu hizmetlerin giderek daha büyük oranda özel sektöre devredilmesi ve yalnızca “parası olanların alabileceği” piyasa hizmetleri mantığına büründürülmesi;
- küçük ve orta ölçekli işletmelerin, hiçbir stratejik planlamaya tabi tutulmaksızın piyasanın hükmüne terkedilmesi ve böylelikle bu işletmelerin, büyük sermayenin uluslararası sermayeye eklemlenme sürecinde taşeron ucuz işgücü depolarına dönüşmesi;
- merkezi devletin yetki alanlarının parçalanarak “adem-i merkeziyetçilik” söylemiyle kamu hizmeti planlamasının ortadan kaldırılması;
- 1980’li yılların “prensleri” ile başlayan, kamu faaliyetlerini bir işletmecilik alanı olarak gören kamu işletmeciliği okuluyla devam eden ve yönetişim (governance) söylemleriyle pekiştirilen IMF ve Dünya Bankası güdümlü bir elitin kamu bürokrasisine egemen olması;
- “kamunun şeffaflığı” sloganı ve “yönetişim” uygulamaları yardımıyla ulus devletin her türlü tasarruf ve denetim hakkının uluslararası kuruluşların denetimine açılması;
- uluslararası mal ticaretini serbestleştirmeye yönelik olarak imzalanan anlaşmalar (GATT-The General Agreement on Tariffs and Trade), hizmet ticaretini serbestleştirmeye yönelik anlaşmalar (GATS-The General Agreement on Trade in Services), fikri mülkiyet haklarına yönelik anlaşmalar (TRIPS- Trade-Related Aspects Of Intellectual Property Rights), Gümrük Birliği Anlaşması, Avrupa Birliği’ne üyelik şartı vb anlaşmaların getirdiği yükümlülüklerle yerel hukuk sisteminin uluslararası hukuka bağlanması; Dünya Ekonomik Forumu, Dünya Ticaret Örgütü, Gümrük Birliği, Avrupa Birliği gibi uluslararası niteliğini yitirip, küresel elitleri eliyle ulusüstü hale gelmiş örgütlerin önayak olduğu “Yatırım İklimi Yasaları” ve çok taraflı anlaşmalarla, kapitalizmin, tüm dünyayı tek bir pazar gibi kurgulama ihtiyacına hizmet eden yeni bir yönetsel ve hukuki sistemin kendisini dayatması; kamu gücü ve kamu yararını gözeterek kamu adına faaliyet gösteren ulusal mahkemelerin (özellikle uluslararası ticaret konusu olan anlaşmazlıkların çözümü konusunda) uluslararası tahkim yoluyla işlevsizleştirilmesi, ulusal hukuk sisteminin sadece adi ve siyasi suçları yargılayan bir yapıya indirgenerek içinin boşaltılması;
- toplumun her kesiminin açıklıkla gözlemlediği “yolsuzluk” uygulamalarında hedef olarak sadece kamu kuruluşlarının seçilmesi; bu sürecin gerçek failleri olan mafya çok uluslu şirketler, güdümlü burjuvazi ile ahlaki yozlaşmayı yansıtan medyanın bu yolla aklanması;
- tüm bu dönüşümler olurken medyanın yoğun ideolojik bombardımanı ile Türkiye halkının bilincinin parçalanması, bir pop kültürün topluma giderek egemen olması.
SONRAKİ SAYFAYA GEÇİNİZ
[wp_ad_camp_5]
sonraki sayfadan devam ediniz