in

Siyasi Tarih Özet (A-Z) Ders Notu

 

Kapp Darbesi, 13 Mart 1920

Amerika doğumlu bir gazeteci olan Wolfgang Kapp’ın önderliğinde Erhardt Tugayı’nın Berlin’de 13 Mart 1920’de yönetimi ele geçirerek Kurucu Meclisi dağıttıklarını ilan ettikleri darbe. Kapp Darbesi Berlin’deki işçi ve memurlarını genel grevi nedeniyle başarısız oldu, ancak Almanya’da militarist hareketlerin başlandığını gösterdi.

Karışmazlık Komitesi, 1936

Karışmazlık ilkesinden doğan sorunları ele almak amacı ile Londra’da 1936 Eylül’ünde kurulan komite. İspanya’daki iç savaşa karışıldığı takdirde bunun Avrupa çapında bir savaşa yol açabileceğinden korkuluyordu. İngiltere’nin ısrarıyla kuruldu. Komitenin aldığı karara göre her iki tarafa da yardım gönderilmeyecekti. Burada, uluslararası hukuk açısından ilginç bir durum ortaya çıkmıştır. Çünkü karara göre, asiler olduğu kadar meşru merkezi hükümet de dışardan yardım alamıyor ve böylece asilerle meşru otorite aynı statüye indiriliyordu.

Karışmazlık Komitesi’nin aldığı bu karara İngiltere ile Fransa uymuş, ama Almanya ile İtalya uymamıştır. İtalya ve Almanya’nın yardımıyla general Franco 1939 yılında İspanya’ya tam anlamı ile egemen olmuştur. Böylece komite fiilen dağılmış oldu. Bu komite İspanya’ya dışardan silah ve malzeme gönderilmesini engellemek için Nisan 1937’de, İspanya kıyılarını bölgelere ayırarak, her bölgenin kontrolünü Fransa, İngiltere, İtalya ve Almanya’ya verdi. Karışmazlık Komitesi 1938 Nisan’ında, İspanya’daki bütün yabancı gönüllülerin kademeli olarak çekilmesi için bir plan kabul etti.

Karlofça Antlaşması, 1699

İkinci Viyana kuşatmasından sonra Avusturya, Lehistan, Venedik ve Rusya’nın katılmasıyla kurulan ittifakın sürdüğü savaşlar sonunda Karlofça’da yapılan antlaşma (26 Ocak 1699). Zenta yenilgisinden sonra Osmanlı devleti barış yapmaya taraftar göründü. Bu sırada Fransa ile anlaşmazlık işinde bulunan Avusturya, Osmanlılar ile barış yapmak istedi. Venedik hükümeti, Avusturya’nın dileklerine boyun eğmek zorunda kaldı. Kutsal ittifakın diğer iki üyesi Lehistan ve Rusya ise, savaşı sürdürmek; bunu karşılık Avrupa meselelerinde önemli rol oynayan İngiltere ve Felemenk hükümetleri de Avrupa’da barışı kurmak istiyorlardı. Amcazade Hüseyin Paşa Osmanlı hükümetinin barış isteğini Avusturya’ya bildirdi ve Erdel’deki Osmanlı haklarının korunması, bazı kalelerin yıktırılması gerektiğini ileri sürdü. Bununla birlikte Avusturyalıların Erdel üstündeki ısrarlarını kabul etmek zorunda kalan Hüseyin Paşa, diğer şartları 27 Ocak 1698’de, Edirne’de bir protokola bağladı. 23 Temmuz 1698’de, padişah Mustafa II, Reisülküttap (hariciye vekili) Rama Mehmet Efendiye başmurahhas ve A. Mavrakordato Beyi, büyükelçi ve ikinci murahhas olarak görevlendirildi. Uzun görüşmelerden sonra Avusturya imparatoru Leopold I’ın teklif ettiği buluşma yeri (Karlofça kasabası) iki tarafça kabul edildi.

13-16 Kasım tarihleri arasında yapılan dört görüşme sonunda Macaristan sınırı çizildi. Bosna sınırında Posut’dan Brot kalesine kadar Sava nehrinin sınır olması kabul edildi. Bununla birlikte Brot (Brod), Dobay (Debej) Yesanofçer (Jasenowaç), Dupiçe (Dubica), Kostayniçe (Kostajnica), Novi, Krüpa, Bihke kaleleri üstünde birçok münakaşe yapıldı. Nihayet Kostaniçe’nin Avusturya’da kalmasına karşılık, diğerlerinin boşaltılması kararlaştırıldı. Sınır meseleleri böylece çözümlendikten sonra, hukuki, ticari ve askeri bölümlere geçildi. Jitva (jitwa) sözleşmesi, Osmanlılarca da kabul edildi ve bu antlaşmanın 25 yıl süre ile geçerli olması kararlaştırıldı. Avusturya ile görüşmeler devam ederken diğer devletler ile de görüşmelerin tamamlanmasına çalışılıyordu. Lehistan ile 22 Kasım’da başlayan görüşmeler sonunda 11 maddelik bir antlaşma yapıldı. Buna göre, Osmanlı imparatorluğu Padolya’yı boşaltacak ve Ukrayna’da kurduğu “Kazak hatmanlığını ortadan kaldırarak bu topraklardan çekilecekti. Ayrıca Cemeniec kalesini tahrip edecek, Kırım akınlarının durduralacağı konusunda garanti verecek, bunlara karşı Boğdan’da Lehlilerin işgali altında bulunan Suçeva (Suczava), Roma (Romania), Nemçe (Nijamtzo), Soroka (Soroca) ve Kampulek kalelerini geri alacaktı. Karlofça Konferansının en uzun süren görüşmeleri Venediklilerle oldu. Ruzzini’nin Edirne mukavelenamesini tanımak istememesi üzerine, 17 Kasım’da başlayan görüşmeler uzadı. Sonunda Avusturya işe karıştı ve antlaşma maddelere bağlandı. (23 Ocak 1699)

Karşılıklı ve dengeli güç indirimi (mutual and balanced force reduction-MBFR)

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve Varşova Paktı arasında, tarafların Avrupa’daki askeri varlıklarının azaltılması yönünde yapılan görüşmeler. NATO içerisinde 1968 yılında gelişen bu fikir, 1970 Roma toplantısında öneriler halinde Varşova Paktı’na resmen bildirilmiştir. 1971 yılında Sovyet lideri Leonid Brejnev konuyu görüşmeye hazır olduklarını bildirmiştir. Görüşmeler 1973 yılında Viyana’da başlandı. Toplantılara Fransa ve İzlanda devletleri dışındaki bütün NATO devletleri ve Varşova Paktı üyeleri katıldılar (i) Asıl katılan devletler: Bunlar kuvvetlerinde indirim yapacak ülkelerdi. ABD, Kanada, İngiltere, Federal Almanya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Sovyetler Birliği, Demokratik Almanya, Çekoslovakya ve Polonya (ii) Özel statülü katılmacılar. Bunlar, indirim bölgesinde kuvvetleri olmayan, dolayısıyla indirim yapmaları sözkonusu olmamakla birlikte indirimden bir biçimde etkilenebilecek NATO ve Varşova Faktı üyeleriydi. Bunlar için “kanat ülkeler” deyimi de kullanılmaktaydı. Türkiye, Yunanistan, İtalya, Danimarka, Norveç, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan.

1973’ten beri süren MBFR görüşmelerinde Batı’nın tutumuna değişiklik getiren bazı önerilerin Doğu Blokuna iletilmesi ve burda kabul edilmesiyle gelişme sağlanmış ve tarafların görüşleri arasında, özellikle ikinci aşama indirimleriyle ilgili güvenceler, Sovyet tanklarında indirim ve ortak tavanlar gibi konularda yaklaşma olmuştur.

1980’li yılların ortalarına gelindiğinde, MBFR görüşmelerinde önemli bir ilerleme kaydedilmedi. Özellikle ABD’nin Batı Avrupa’ya orta menzilli füzeler yerleştirmeye başlaması ile görüşmeler bütünüyle kesilmiştir. Ancak 1970’li yılların başlarından beri süren bu görüşmelerden elde edilen değerli bilgi ve deneyler boşa çıkmadı. Çünkü MBFR’ın bittiği yerde 1988 yılında Avrupa Konvansiyonel Kuvvet Müzakereleri (AKKUM-CFE) başladı.

Keşmir Sorunu: bkz. Hindistan-Pakistan Anlaşmazlığı

Kıbrıs Sorunu

Türkiye ile Yunanistan devletleri arasında Kıbrıs adası üzerindeki anlaşmazlık. Ada, 1571 yılından 1878’e kadar Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde kalmıştır. 1878’de Osmanlı Devleti, Rusya’ya karşı diplomatik desteğin bedeli olarak Kıbrıs’ı İngiltere’nin “geçici yönetimi”ne bırakmıştır. Ancak İngiltere adada bir koloni yönetimi kurarak 1960’a kadar buradan çıkmamıştır. XIX. yüzyılda Yunanistan bağımsızlık mücadelesinin başlamasıyla Rum Ortodoks topluluğu adanınYunanistan’a bağlanması için çaba harcamıştır. Bu çabalar 1878’den sonra daha da artmıştır. Ancak Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlıların almış oldukları yenilgi ve Türkiye’nin Kıbrıs’taki haklarında vazgeçmesi ve adanın 1923 Lozan Andlaşması ile İngiltere’ye geçmesi Rumların ihtiraslarına bir süre gem vurmuştur. Yunanistan 1950’lerde Kıbrıs Sorununu uluslararası platforma çıkarmak istemiş ve 1954 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na götürmüştür. 1955’te Albay Georgies Grivas EOKA (Kıbrıslı Savaşçıların Ulusal Örgütü) adlı örgütü kurarak adada silahlı eylemlere girişmiştir. Bu hareketler karşısında Fazıl Küçük önderliğindeki Kıbrıslı Türkler de adanın Türkiye’ye verilmesini yada bölünmesini istemeye başlamışlardır. Adada çatışmaların giderek alevlenmesi nedeniyle artan diplomatik temaslar sonucunda 1959’da Zürih ve Londra Andlaşmaları imzalanmıştır. Böylece 16 Ağustos 1960’tan başlayarak, Kurucu Andlaşma, Garanti Andlaşması ve ittifak Andlaşması adını taşıyan andlaşmalarla bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti devleti kurulmuş, ve bütünlüğü Yunanistan, Türkiye ve İngiltere tarafından garanti edilmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960 Anayasası, bir yandan iki toplumun eşitliğini, öte yandan da bu iki unsurun egemenliği birlikte kullanmalarını öngörüyordu. 1963 sonlarında Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios’un yerel yönetim ve maliye ile ilgili konulardan önerdiği anayasa değişikliği (1960 Anayasası’nın 13. maddesi) Türk tarafından reddedilmiştir. Türklere yönelik saldırıların artması üzerinde Lefkoşe bir ateşkes hattı ile ikiye bölünmüştür. Mart 1964’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, adaya barış gücünün gönderilmesini kararlaştırılmıştır. Bu arada İnönün adaya müdahale etmeye karar verdiğini açıklamıştır ve Türk uçakları da ada üzerinde uyarı uçuşları yapmışlardır. Buna ABD’nin verdiği yanıt Haziran 1964’te Johson Mektubu ile gelmiştir. ABD, Ağustos 1964’te Acheson Planı’nı ortaya atmıştır. Bu plan çerçevesinde Türkiye’ye sadece adanın kuzeydoğusunda üs ve kantonlar verilecek; bunun karşılığında Meis adası Türkiye’ye geçecekti. Bu teklifi Türklerden önce Yunan-Rum tarafı reddedmiştir. 1964-1974 yılları arasında adadaki olayların devamlı olarak Kıbrıslı Türklerin aleyhine gelişmesi, EOKA’nın sahneye çıkması, olayları daha da artırmıştır. 1971’de Albay Grivas adada EOKA-B adlı örgütü yeniden kurmuştur. 15 Temmuz 1974’te EOKA-B önderi Nikos Sampson’un Makarios’u bir darbe ile devirerek kendisini başkan ilan etmesi üzerine, 1960 Anayasası’nın fiilen ortadan kalktığını gören Türkiye, 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’a askeri birlikler çıkarmıştır. 22 Temmuz’da yapılan ateşkes sonrası Cenevre Konferansları’nda İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin katılımıyla bir sonuç alınamamıştır. Bunun üzerine Türkiye, Birinci Barış Harekatından sonra 14 Ağustos 1974’te İkinci Barış Harekatına başlamıştır. Türk birlikleri 16 Ağustos’ta Kıbrıs Türk kesiminin bugünkü sınırlarını oluşturan Atilla Hattı’na ulaşmışlardır. Makarios’un adaya dönerek Aralık 1974’te Cumhurbaşkanlığı makamına yeniden geçmesi ve görüşmelerde bir ilerleme sağlanamayacağının anlaşılması üzerine, 13 Şubat 1975’te adanın Türk kesiminde Kuzey Kıbrıs Türk Federe Devleti (KKTFD) kurularak, Rauf Denktaş devlet başkanı olmuştur. Kıbrıs Türk Federal Meclisi, 15 Kasım 1983’te, Bakanlar Kurulu’nun hazırladığı bağımsızlık bildirgesini oybirliği ile kabul ederek Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etmiştir. Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini tanıdığını açıklamıştır. BM Güvenlik Konseyi 11 Ekim 1991 tarihinde Kıbrıs sorununa ilişkin olarak BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar tarafından hazırlanan raporu destekleyen 716 sayılı kararı kabul etmiştir. Kararda Kıbrıs’ta çözüm için temel ilişkiler; a)Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünün korunması, b)adanın tamamını ya da bir bölümünün bir başka ülke ile birleşmesinin, her türlü bölünme ve ayrılmanın dışlanması, c)iki toplumlu ve iki bölgeli bir federasyon içinde Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin refah ve güvenliğini sağlayacak yeni bir anayasanın yapılması olarak belirtilmekteydi. Bu plandan bir yıl kadar önce, Temmuz 1990’da Kıbrıs Rum yönetimi, Kıbrıs Cumhuriyeti adına Avrupa Topluluğu üyeliği için müracaat etmiştir. 1992 yılında BM Genel Sekreteri Boutros Ghali önce bir “fikirler dizisi” (set of ideas) ortaya attı. Fakat bir çözüme ulaşmak mümkün olmadı. Bunun üzerine Kasım 1992’de “güven yaratıcı önlemler paketi”ni oluşturdu. Bu paket fikirler dizisini tamamlıyordu, ve şunları öneriyordu; a)KKTC’ye uygulanan ambargo büyük ölçüde hafifletilecek, b)KKTC’nin egemenliğinde bulunan Maraş Bölgesi, Birleşmiş Milletler denetiminde Rum yerleşim ve kullanımına açılacak. c)Lefkoşe Uluslararası Havaalanı ulaşıma açılacak. Türk tarafı, Ercan Havaalanı ile Magosa Limanı’nın da uluslararası trafiğe açılmasını istemiştir. 1994’ten itibaren sözedilen paketin küçük değişikliklere uğramış bir şekli tartışılmaya başlandı. Bu yeni paket, daha çok Klerides’in tercihlerini yansıtıyordu. 31 Mart 1994’te Denktaş, Birleşmiş Milletler’e güven yaratıcı önlemler paketini kabul ettiğini bildirdi. 8 Haziran 1994’te, tüm Rum siyasal partilerinin temsil edildiği bir karar verme organı olan Kıbrıs Rum Ulusal Konseyi güven yaratıcı önlemler paketini reddetmiştir. Böylece, Rum tarafının kararı ile bu paket ortadan kalkmıştır. 1993 sonundan itibaren Yunan-Rum tarafı, Kıbrıs sorunun görüşülme çerçevesini Birleşmiş Milletlerden Avrupa’ya aktarmak istemektedirler. Avrupalı devletler de Rumları tek taraf olarak kabul ediyor görünmektedirler. Sözgelimi AB Komisyonu Haziran 1993’te yayınladığı bir avis (görüş)’te Kıbrıs’ın bir Avrupa devleti olduğunu ve dolayısıyla Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne katılması yönünde bir engel bulunmadığını belirtmiştir. Yine Avrupa Adalet Divanı 5 Temmuz 1994’te aldığı bir kararında Kıbrıs’tan AB’ye ithal edilen mallarda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ihraç belgelerinin aranacağını belirtmiştir. Bu karar, AB’nin KKTC’ye ambargo koyması demektir. Kıbrıs sorunu aslında, adada bir Kıbrıslı halkın değil, bunun yerine Yunanistan ve Türkiye ile yakından ilişkili iki farklı halkın varolmasıdır. Sorun, zamanla farklı boyutlar kazanarak devam etmektedir ve hala kesin bir çözüme ulaşılamamıştır.

 

Kırım Savaşı, 12 Mart 1854-10 Eylül 1855

Abdülmecid devrinde Osmanlı, Fransız ve İngiliz devletlerin Rusya’ya karşı yaptıkları savaş. Sultan Abdülmecid’in Osmanlı İmparatorluğunu diriltmek amacıyla giriştiği reformlar, kendini “hasta adam”ın varisi sayan Rus çarı Nikolay I’i memnun etmemişti. Bu yüzden, Türkiye’deki bütün ortadoksların himayesine verilmesini istedi ve padişahın ret cevabı üzerine Enflak-Boğdan eyaletlerini işgal etti ve bir Rus donanması Sinop şehrini bombalayarak Osman Paşa kumandasındaki Türk donanmasını batırdı. (30 Kasım 1853). Bunun üzerine Fransa ve İngiltere, İstanbul’un ve Boğazlar’ın Rus tehdidi altına girdiğini anladılar. Türk Rus anlaşmazlığı bu olaydan sonra bir defa daha meselesi durumuna geldi. İngiltere ve Fransa’da basın, savaş lehine yazılar yazmağa başladı; Fransa ve ingiltere hükümetleri Ekim ayında çar anlaşmaya yanaşmazsa, Türklere yardım edeceklerini bildirmişlerdi. Nitekim bir süre sonra da İngiliz ve Fransızlara ait donanmalar Çanakkale boğazını geçerek İstanbul önlerine geldi. Durumu haber alan Rus Çarı, İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale boğazını geçmesini protesto etti. Avusturya ve Prusya, Boğazlar Antlaşmasını (3 Temmuz 1841) imzaladığı halde olaylarla ilgilenmediler. Sinop bombardımanından sonra İngiltere kraliçesi Victoria ve Napoleon III, Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasındaki anlaşmazlığı çözmek için arabuluculuk teklif ettiler. Çar Nikolay’ın bunu kabul etmemesi üzerine, Londra ve Paris kabineleri Rusya’ya birer ültimatom verdi. Bu ültimatomda, Eflak ve Boğdan’ın hemen boşaltılmasını, Osmanlı imparatorluğunun mülki bütünlüğünün tanınmasını, ortadoks tebaa üstünde himaye fikrinde vazgeçilmesini istediler. Böylece Eflak ve Boğdan’ın boşaltılması, savaş için yeterli bir sebep olacaktı. Çar bu ültimatomu reddetti, sonra da Rus ordularına Tuna’yı geçme emrini verdi (9 Şubat 1854). İngiltere ve Fransa, bunun üzerine Rusya’ya savaş açılmasını kararlaştırdılar. (12 Mart 1854). Osmanlılar, Fransızlar ve İngilizler arasında üç antlaşma yapıldı, ilki İstanbul Antlaşmasıydı. Bu antlaşma ile İngiltere ve Fransa Osmanlı devletinin toprak bütünlüğünü garanti ediyor ve yenileşme hareketlerini destekliyorlardı (12 Mart 1854). İkincisi Londra Antlaşmasıydı. Bunda, iki devlet Osmanlı İmparatorluğundan özel çıkarlar sağlamak düşüncesinde olmadıklarını açıkladılar. 28 Ocak 1854’te Ruslar genel bir saldırıya geçtiler. Tuna’yı, Kalas’ı, İbrail’i ve İsmail’i de alarak Dobruca’ya girdiler. Bu arada bir Osmanlı ordusunu yenerek Silistre’yi kuşattılar. Kaledeki Osmanlı kuvvetleri, Ruslara karşı kaleyi şiddetle savundu; Mayıs’ta yapılan altı saldırıyı püskürttüler. Bu arada İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Osmanlılara yardım etmek üzere Gelibolu’dan Varna’ya geldiler. Avusturya da Rusya’yı zorlamağa başladı. Osmanlılar Avusturya ile bir antlaşma yaparak Tuna bölgesindeki cepheyi ortadan kaldırdılar. Bu antlaşmadan sonra müttefikler Rusya’yı barışa zorlamak için Kırım üzerine yürümeyi uygun buldular. Kırım Savaşının daha fazla uzamayacağını ve kesin bir zafer kazanacaklarını umuyorlardı. Fakat Fransız ve İngiliz orduları Avrupa’daki üslerinden çok uzakta dövüşmek zorunda kaldı; ayrıca böyle bir sefer için her bakımdan hazır değillerdi. Üç devletin deniz ve kara kuvvetleri arasında işbirliği, kumanda birliği de yoktu. Türk kuvvetlerinin başında Ömer Paşa, Fransız kuvvetlerinin başında Saint Arnaud, İngilizlerin başında Lord Ralgan bulunuyordu. 89 savaş gemisinin yanında 267 taşıt gemisi, Kırım’da Veupatoria’ya 30.000 Fransız, 21.000 İngiliz ve 6.000 Türk askeri çıkardı (29 Eylül 1854). Bu kuvvetlerin karşısında 51.000 Rus askeri vardı. Müttefiklerin başlıca amacı Sivastopol’u almaktı. Sivastopol yolunu kapayan Mençikov kuvvetlerini Alma’da yendiler. Fakat Ruslar savaş gemilerinin bir kısmını batırarak limanın deniz tarafından güvenliğini sağladılar. Albay Totloben’in yaptığı tabyalar da karadan gelen taaruzu önledi. Bunun üzerine şehrin sürekli kuşatılmasına karar verildi. Bu arada Rusların müttefik çemberini yarmak için yaptığı çıkış hareketleri de sonuç vermedi (25 Ekim-5 Aralık 1854). Kış gelince, savaşlar durdu. Bu sırada Küçük Piyemonte hükümeti Rusya’ya karşı savaşa girerek 15.000 kişilik bir kuvvet gönderdi. 1855 Baharında müttefikler 14.000 kişilik bir kuvvetle tekrar savaşa başladılar. Malakov tabyasının Yeşiltepe mevkii ve Beyaz tabya, 7 Haziran’da alındı. Yardıma gelen kuvvetler Traktik köprüsünde ezildi (16 Ağustos 1854), Sivastopol sürekli topa tutuldu, Ruslar günde 1.000 kayıp verdiler. Müttefikler 4-7 Eylül’de genel bir saldırı ile Sivastopol’u savunan Malakov tabyalarını teslim aldılar, 10 Eylül’de bir harebe durumuna gelen şehre girdiler. Limanı, dokları, tersaneyi tahrip ettiler. Harekat, Kangil çarpışması ve Kinbun ile Orçakov’un işgaliyle sona erdi Bu arada Ömer Paşa da Rusları Yevpatoria’da kesin bir yenilgiye uğrattı. B savaşlarda iki tarafın kayıpları 240.000’e yükseldi. Müttefiklerin başarılı, Nikolay’ın ölümü ve yerine Aleksandr II’nin geçmesi, Ruslar’da, savaşı kazanma ümidini yok etti. Yeni çar şerefli bir barış yapmağa hazır olduğunu bildirdi. Barış şartlarının görüşülmesi için Paris’te bir kongrenin toplanması kararlaştırıldı.

Kırmızı Telefon (Hot Line)

Washington ile Moskova arasındaki özel telefon. Nükleer silahların gelişmesi ve çoğalmasından sonra milletlerarası politikada büyük devletler arasında varolan dehşet dengesinin sonucu olarak, nükleer savaştan kaçınma tedbirleri aranmaya başlanmıştır. Özellikle ABD ile Rusya en güçlü silahlara sahip iki devlet olarak, gerek önemli bunalımlarda, gerekse bir yanlışlık neticesi böyle bir savaştan kaçınmaya özel bir önem vermişler, Washington’da Başkanlık evi olan Beyaz Saray ile Sovyet yöneticilerinin Moskova’daki Kremlin Sarayı arasında bu amaçla özel bir telefon bağlantısı kurmuşlardır. Böylece tehlike anında, nükleer silahları harekete geçirmek için, aynı zamanda bölgesel çatışmaların (Ortadoğu devletleri arasındaki çatışmalar gibi) doğrudan temas ile çözümlenebilmesi amacıyla iki devlet yöneticileri derhal özel hatla konuşma olanağına kavuşmuşlardır ve bu telefon bağlantısına kırmızı telefon denmektedir.

Bu bağlantı, 1962 Ekim’inde, Sovyetlerin Küba’da Amerika’ya çevrik füzeler yerleştirmeleri ve ABD’nin yeni füzeler getirmekte olan Sovyet gemilerine karşı deniz kuvvetlerini harekete geçirerek Küba’yı ablukaya almasıyla ortaya çıkan Küba Krizi’ni takiben gerçekleştirilmiştir. Bu krizin şiddetlenmesi iki ülkeyi nükleer bir savaşın eşiğine getirmiştir.

Kıta sahanlığı sorunu

Devletlerin karasuları ve karasularının dışında kalan bölgelerden faydalanmaları ile ilgili ortaya çıkan sorun. Kıta sahanlığı kavramı 1945’te ABD başkanı Truman’ın bir bildirisi ile ortaya çıkmıştır. Bunun önemi kıta sahanlığında maden yumrularının, sahanlığının toprak altında petrol ve doğal gaz yataklarının bulunması ve bunların işletilmeye başlamasıdır. Kıta sahanlığı alanının nereye kadar uzanacağı önemli bir sorun olmuştur. Kıyıları doğrudan açık denizlere, okyanuslara açılan ülkelerin (örneğin, Latin Amerika ülkelerinin) büyük çoğunluğu, bu bölgeleri mümkün olduğunca geniş tutmaya çalışmışlardır. Amaç ekonomik değeri olan balık avlanma hakkını artırmaktır. Bu konuda uygulanacak kurallar 1958 Cenevre Deniz Hukuku Konferansında yapılan Kıta Sahanlığı Sözleşmesi ile belirlenmiştir. Kıta sahanlığı kuramının açıklığa çıkmasında Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davaları (1969) ve III. Deniz Hukuku Konferansı ve bunun sonunda ortaya çıkan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (1982) son aşamayı oluşturmaktadır.

Kolonicilik: bkz. sömürgecilik

Kore savaşı

Kore yarımadası 1945 Ağustos’unda, Rusya’nın Japonya’ya harp ilan etmesiyle kuzeyde Rus istilasına uğramış ve 38’inci paralelden itibaren Rusya ile ABD tarafından geçici olarak ikiye bölünerek Kuzey Kore yaratılmıştır. Ruslar kuzeyde komünist bir idare kurup çekilmişler ve 1948’de Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti adını alan devlet ortaya çıkmıştır. Böylece, ilerde iki ülkenin birleştirilmesi kararı da askıda kalmıştır. İki ülke arasında 38. paralel boyunca çeşitli sınır çatışmaları başlamış ve 25 Haziran 1950 tarihinde Kuzey Kore Güney Kore’ye saldırıya geçmiştir.

Bu durumda, Birleşmiş Milletler bir karar alarak çok büyük kısmı ABD Kuvvetlerinden oluşan bir B.M. Kuvvetini Güney Kore’nin yardımına göndermiş, bu kuvvetler kuzeye doğru ilerleyerek Mançura’daki Çin sınırına yaklaşmışlardı. Çinliler de gönüllü kendi kuvvetleriyle Kuzey Kore’ye yardıma girişmişler, böylece savaş genişlemiş ve uzamıştır. B.M. Başkumandanı olan General Mac Arthur savaşın durması için bir ara Mançurya’ya atom bombası atılmasını önermiş ve bu yüzden görevinden alınmıştır. Daha sonra Temmuz 1953’de iki taraf arasında 38. paralel civarında mütareke imzalanmıştır.

Kore savaşı çok sayıda insan hayatına mal olmuş, dünya ekonomisine birçok maddenin fiyatını yükselterek önemli etkiler yapmıştır.

Türkiye’de 17 Ekim 1950 tarihinde Kore’ye General Tahsin Yazıcı komutasında 5090 kişilik bir Tugay çıkarmıştır. Çeşitli görevler alan Türk Tugayı Kore’de büyük başarı göstererek, dünyanın takdirini kazanmıştır (Kunuri savaşı). Türk Tugayı Kore’de 900’den fazla şehit vermiş, 200 kişi de yara almıştır. Zamanla Türk Tugayının mevcudu indirilmiştir. Kore’de önemli bir Türk şehitliği vardır ve Ankara’da da 1973’de şehitlerin hatırasına bir anıt yapılmıştır.

Kore savaşından tarafların kayıplarının durumu ise şöyledir: Güney Kore ordusu 141 bin ölü ve 43 bin kayıp, Birleşmiş Milletler kuvvetleri 36 bin ölü vermiş, karşı taraftan Kuzey Kore ordusu 295 bin ölü, komünist Çin ordusu da 184 bin ölü vermiştir. (Kore’de sivil halktan da her iki kesimde 3 milyon kişi kadar ölmüştür.)

Körfez Savaşı, (1980-1988): bkz. İran-Irak Savaşı

Körfez Savaşı (Gulf War)

Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ın silahlı kuvvetleri 1 Ağustos 1990’da Kuveyt Krallığını, Kuveyt ülkesinin Osmanlı Devleti döneminde Basra eyaletine bağlı olduğu, Basra’nın da Irak’a ait olduğu gerekçesiyle işgal etmiştir. Pekçok ülke Irak’a geri çekilmesi konusunda uyarıda bulunmuş, ancak Irak bunları dikkate almamıştır. Birleşmiş Milletler 15 Ocak 1991’de, Irak’ın geri çekilmesi konusunda ültimatomu içeren bir karar almıştır.Ayrıca, ABD, 7 Ağustos 1990’da Suudi Arabistan’a askeri birlikler göndermiştir. 12 Ocak 1991’de ise ABD Kongresi, Başkan George Bush’un, Irak’a ABD kuvvetleri sevk etme planını onaylamıştır. Ardından, 430.000’i Amerikalı olmak üzere 28 koalisyon ülkesi kuvvetlerinden oluşan 700.000 kişilik askeri birlik Irak’a karşı koymuştur. Irak’ın müttefikleri sadece Filistin Kurtuluşu Örgütü (FKÖ) ve Ürdün olmuştur. Saldırının Hazırlanması sırasında Iraklılar, ülkedeki yabancı işçileri rehin almıştır. Bu rehinler arasında 1.200 İngiliz, 900 Amerikalı, 200 Japon, ayrıca daha az sayıda olmak üzere Polonyalılar ve Almanlar bulunmaktaydı. Irak kuvvetlerine karşı saldırı 17 Ocak 1991’de başlamış ve Iraklılar Kuveyt’ten geri çekilmişlerdir. Saldırı sırasında müttefikler tarafından 200 kişi ölmüş ya da yaralanmış buna karşılık 100,000 den fazla Irak’lı yaşamını yitirmiştir. Bunlar arasında siviller azımsanmayacak sayıdaydı. 180.000 Iraklı asker ise koalisyon güçlerine teslim olmuştur. Savaş sırasında Irak hava gücünün büyük kısmı, tahribattan korunmak için İran’a geçmiştir. ABD Başkanı Bush’un Iraklı liderleri ve özellikle de, kendi yönetiminden kaçan Kürtlere baskı uygulayan ve kimyasal ve nükleer silah materyallerini gelecekte kullanmak üzere saklayan Saddam Hüseyin’i yeterince takip edip uğraşmama kararı oldukça eleştirilmiştir. ABD gelecekteki muhtemel bir kullanım için bölgede 25.000 askerden oluşan bir kuvveti ve 200 hava gücünü bölgede bırakmıştır. Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanan bir istatistiğe göre savaşın maliyeti 61.1 milyar dolar olmuştur. Savaşın açıklanan sebebi Kuveyt’in, Irak’ın saldırısından kurtarılmasıdır. Ancak bu savaşı soğuk savaş ertesi dönemde Amerikan’ın Pax-Amerikana’yı oluşturmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirenler de vardır. ABD bu savaşta, soğuk savaşta rastlanmayan bir askeri stratejiyi (orta yoğunlukta çatışma-mid-intensity conflict) uygulamıştır. ABD Irak’a yönelik bu stratejinin hazırlıklarına Körfez Savaşı’ndan birkaç yıl önce başlamıştır. Irak yönetimi, ateşkes antlaşmasından sonra, savaş sırasında ayaklanan Kürt ve Şiilere karşı askeri bir harekat düzenlenmiştir. Baskı karşısında Türkiye’ye sığınan Kürt, Şii ve Azeriler için Irak’ın kuzeyinde ve Türkiye’de sığınma kampları oluşturulmuştur. Irak’ta Zaho kenti çevresi koalisyon güçlerince denetim altına alınarak sığınmacılar için güvenlik bölgesi oluşturulmuştur. Kurulan yerleşim yerlerinin aşamalı olarak Birleşmiş Milletler denetimine bırakılması kararlaştırılmıştır.

Türkiye, Körfez savaşı sırasında Birleşmiş Milletler’in ambargo kararına uyarak, Kerkük-Yumurtalık Petrol boru hattının kapatmış, ayrıca güneyde bulunan İncirlik ve Pirinçlik üslerini koalisyon güçlerinin kullanımına açmıştır.

Kudüs Sorunu.

Bir çok dinin inançlarına göre kutsal kabul edilen Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesiyle başlayan sorun. Kudüs 1948 yılında İngilizler çekilince İsrail ve Ürdün arasında paylaşıldı. 1967’deki Altı Gün Savaşının ardından İsrail doğu Kudüs’ü işgal ederek kenti eli geçirdi. Ancak Birleşmiş Milletler’in daha önceki Filistin’in paylaşılması planında Kudüs’ün statüsü (corpus-separatum) uluslararası statüde -ayrılmış- kent olarak belirlenmişti. Kudüs sorununun çözümü 1991’de FKÖ ve israil arasında imzalanan “İlkeler Açıklaması”nda 1996’ya ertelendi. 1996’daki ABD başkanlık seçimi, İsrail Knesset seçimleri, soğuk savaşın bitmesiyle diasporadan gelen yahudi göçlerinin artması ve Kudüs’ün kuruluşunun 3.000 yıldönümü kutlamaları sorunun çözümünü zorlaştıracak faktörler olarak görülüyor.

Kutsal İttifak.

Rus çarı I. Aleksandr, Avusturya imparatoru I. Franz ve Prusya kralı III. Friedrich Wilhelm’in, Napoleon’un yenilgisinin ardından başlayan II. Paris Antlaşması görüşmeleri sırasında kurdukları ittifak (26 Eylül 1815). Siyasal ve toplumsal yaşamda Hristiyan ilkelere bağlılığı güçlendirmeyi amaçladığını ilan edilen Kutsal İttifak’ın kuruluşuna Çar Aleksandr önderlik etti. Sonradan İngiltere veliaht prensi, Osmanlı padişahı ve papa dışında bütün Avrupa hükümdarlarının katıldıkları ittifak, fazla etkili olmamakla birlikte, liberaller ve sonraki tarihçiler tarafından Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki tutucu ve baskıcı yönetimlerin aracı ve simgesi olarak kabul edildi. Napoleon sonrası dönemin önde gelen diplomatlarından Avusturya Dışişleri Bakanı Prens Klemens von Metternich ve İngiltere Dışişleri Bakanı Vikont Castlereagh ise Kutsal İttifak’ı önemsiz ve geçici bir birlik olarak değerlendirmişlerdir.

Kuveyt Krizi: bkz. Körfez Savaşı, 1991.

Küba Bunalımı, 1962

Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri’ni doğrudan savaşın eşiğine getiren uluslararası siyasal bunalım.

Küba’da Fidel Castro, 1959’da Amerikan yanlısı diktatör Batista’yı devirerek iktidarı ele geçirmişti. Bu tarihten itibaren Küba’nın ABD ile ilişkileri bozulurken, SSCB ile gelişmiştir. Özellikle 1961 yılının Nisan ayında, ABD tarafından Küba’ya karşı düzenlenen başarısız Domuzlar Körfezi çıkartması ABD-Küba gerginliğini iyice artırmıştır. Bu arada 1962 Ocağında OAS (Amerikan Devletleri Örgütü) devletleri Küba’nın OAS’tan atılmasını kararlaştırmışlardır. 1962 Ağustos’unda ABD istihbaratı Küba’ya bazı Sovyet füzelerinin yerleştirilmiş olduğunu saptamıştır. Bunun üzerine Küba’daki Sovyet füzelerinin sökülmesini isteyen ABD, 22 Ekim 1962 tarihinden başlayarak adayı denizden ablukaya almıştır. Bu sırada bazı Sovyet gemilerinin de Küba limanlarına doğru Atlantik’te seyretmekte olması, daha önce 1948 tarihli Berlin ablukasında karşı karşıya gelen iki “süper devlet” arasında doğrudan bir çatışma olasılığını ortaya çıkarmıştır. Tüm dünyada bir nükleer savaş korkusu yaşatan bir kaç kritik gün içerisinde, kısmen Khruchchev liderliğindeki SSCB yönetiminin biraz geri adım atması, kısmen de taraflar arasında sürdürülen pazarlıklarda bir anlaşmaya varılması, krizin sıcak bir çatışmaya dönüşmesini önlemiştir. Sovyetler Birliği, Türkiye’de bulunan Jüpiter füzelerinin de sökülmesi kaydıyla Küba’daki füzelerin sökülmesini kabul etmiştir. Küba (Ekim füzeleri) bunalımının en önemli sonucu, soğuk savaşın doruk noktasına vardığı bir dönemde, “yumuşama” ve “görüşme” havası yaratmış olmasıdır. Bunalımın ikinci sonucu, NATO’nun Avrupalı ortaklarının, böylesine büyük bir bunalımda, yanı kendilerini de son derece tehlikede bırakan durumlarda, kendi görüşlerinin alınmayacağını açıkça görmüş olmalarıdır. Küba Bunalımı, her iki ittifak grubunda da üyelerin, stratejik değişikliklerle başlayan yeni uluslararası ortama uyum gösterme özlemlerine hız kazandırdı. Bunalım,ayrıca geleneksel (klasik) silahların önemini artırmıştır. Son olarak, ABD ile Sovyetler Birliği arasında, iki devlet başkanının gizli, çabuk ve doğrudan haberleşmeleri ile birçok yanlış anlamanın giderilmesi amacıyla bir doğrudan telefon hattı (hotline) kurulmuştur.

Küçük Antant (Petite Entente)

Birinci Dünya Savaşını izleyen devrede Avrupa’da oluşan yeni bloklaşmalardan biridir. Çekoslovakya, Yugoslavya ve Romanya’nın aralarında kurdukları bir işbirliği ve ittifak sistemidir.

Küçük Antant; 1920’de Çekoslovakya-Yugoslavya, 1921’de Çekoslovakya-Romanya ve Yugoslavya-Romanya arasındaki ikili anlaşmalardan oluşmuştur. Amacı, bu savaş ertesi yeni devletlerin Orta Avrupa’daki güvenliklerini korumak (Alman, Macar ve Bulgar tehlikesine karşı) ve status quo’yu devam getirmekti. Fransa bu sistemin koruyucusu rolünü oynamış, bu ülkelerin dış siyasetini hayli etkilemiştir.

La Haye Konferansları

Devletler hukuku alanında sık sık değinilen Lahey Konferansları, başlıca 1899’da ve 1907’de olmak üzere iki defa toplanmıştır. Genel olarak milletlerarası anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözümlenmesi ile savaş hukuku konularında bazı kurallar koyarak devletler hukukunun düzenlenmesi (codification) konusunda yararlı çalışmalar yapmıştır. Daha sonra 1930 yılında da bir diğer konferans daha yapılmışsa da, önceki ikisi kadar önemli sayılmaz.

Birinci Konferansta 26 ülke bulunmuş, hemen bütün Avrupa devletleri ile ABD de katılmıştır. İkinci Konferans ise 44 ülke arasında yapılmıştır.

Lahey Konferanslarında saptanan kurallar bazı sözleşmeler meydana getirmiştir. Bunlara Lahey Sözleşmeleri denmektedir. Örneğin, “Milletlerarası Uyuşmazlıkların Barışçı Yollarla Çözümlenmesine Dair Lahey Sözleşmesi” veya “Savaş Açılmasına Dair Lahey Sözleşmesi” bunlardandır.

Laval-Mussolini Anlaşması, 7 Ocak 1935

Fransız Pierre Laval ile İtalya Devlet Başkanı Benito Mussolini arasında yapılan anlaşma. Nazi Almanyası ortaya çıktıktan sonra ve özellikle 1934 Ekim’inde Dışişleri Bakanlığına gelen Pierre Laval ile birlikte, Fransa-İtalya münasebetleri hızla gelişti. Fransa İtalya’ya daha fazla kaydı ve anlaşma imzalandı.Anlaşma, Tuna ülkeleri konusunda bir pakt öngörmekteydi. Avusturya’nın bağımsızlığı garanti altına alınıyordu. Bu Avrupa’da barışın korunması için bir şart olarak kabul ediliyordu. Anlaşmada yer almayan fakat gizli görüşmelerde Habeşistan (Etyopya) bahis konusu olmuş ve Laval Fransa’nın bu konudaki ilgisizliğini açıklamıştır. Bu da Etyopya’nın İtalyanlar tarafından işgalini kabul ettiğini gösteriyor.

Lenin, Vladimir İ.

Asıl adı Vlamidir İliç Ulyanov’dur. 1917 Sovyet Devrimi’nin esin kaynağı ve önderi olan Marksist düşün, siyaset ve eylem adamı. İlk başkanlığını yaptığı (1917-1924) yeni Sovyet devletinin temellerini atmış, dünya işçi hareketinin yeni öncü örgütü olarak III. Enternasyoneli (Komintern) kurmuştur. Tarihinin en büyük devrimcilerinden biri ve Marx sonrası dönemin en etkili sosyalist düşünürü olarak kabul edilir. Marx’ın kuramlarına yaptığı katkılardan dolayı komünist hareketler genellikle Marsizm-Leninizm olarak anılmıştır.

Litvinov Protokolu, 9 Şubat 1929

Sovyetler Birliği’nin Briand-Kellog Paktının güttüğü aynı amacı kapsayan bir protokolü kendi komşuları arasında da en kısa zamanda yürürlüğe koymak için hazırladığı özel bir protokol. Kellog Paktı’nı Sovyetler, Batılıların Sovyet Rusya’yı izole etmek, çember içine almak ve Sovyet Rusya’ya karşı mücadele etmek ve kurdukları bir kombinezon olarak karşılamışlardı. Fakat Fransız hükümetinin daveti üzerine 1928 Ekim’inde Sovyet Rusya da bu pakta katılmıştır. Sovyetler, paktın silahsızlanmaya gereken önemi vermemiş olduğunu belirtmekle beraber paktın en kısa zamanda yürürlüğe girmesini sağlamak için Polonya ve Litvanya’ya özel bir protokol önerdi. Polonya bu protokole katılmak için Romanya ve diğer Baltık devletlerinin de katılmasını şart koşmuştur. Protokol 9 Şubat 1929’da SSCB, Letonya, Estonya, Romanya ve Polonya tarafından imzalanmıştır. Türkiye, Litvanya, İran ve Danzig de kısa bir süre sonra bu protokolü imzalamışlardır. Protokol ve pakt, tarafsızlık ve saldırmazlık antlaşmaları imzalamamış olan devletler ile SSCB arasında bu çeşit anlaşmaların yerini almıştır.

Locarno Antlaşmaları, 1 Aralık 1929

  1. Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa’da barışı korumak amacıyla Almanya, Fransa, Belçika, İngiltere ve İtalya arasında imzalanan bir dizi antlaşma. 16 Ekim’de İsviçre’nin Locarno kentinde kaleme alınan antlaşmalar, 1 Aralık’ta Londra’da imzalanmıştır.

Locarno Paktı Almanya, Belçika, Fransa, İngiltere ve İtalya arasındaki karşılıklı güvence antlaşmasını, Almanya ile Belçika ve Almanya ile Fransa arasındaki hakem antlaşmalarını, eskiden itilaf devletleri tarafından Almanya’ya verilen ve Milletler Cemiyeti sözleşmesinin 16. md.’ne göre sözleşmeyi çiğneyen bir devlete karşı uygulanacak yaptırımları açıklayan notayı, Fransa ile Polonya ve Fransa ile Çekoslavakya arasındaki güvence antlaşmalarını içeriyordu.

Güvence antlaşmasına göre Versailles Antlaşmasıyla (1919) belirlenen Almanya-Belçika ve Almanya-Fransa sınırları da değiştirilemezdi. Almanya, Belçika ve Fransa “meşru savunma” ya da Milletler Cemiyeti’nin koyduğu yükümlülüklerden biri nedeniyle doğacak durumlar dışında birbirlerine asla saldırmayacaklar, anlaşmazlıklarını barışçı yollarla çözümleyeeklerdi. Bu antlaşmanın ihlali durumunda, antlaşmaya imza koyan devletler, Milletler Cemiyeti’nin saldırıya uğradığına karar verdiği tarafın yardımına koşacaktı. Fransa’nın Polonya ve Çekoslavakya arasındaki anlaşmalar ise tahrik unsuru olmaksızın başlayan herhangi bir saldırı karşısında, tarafların birbirlerini desteklemelerini öngörüyordu. Pakta ayrıca Ren Bölgesinin kararlaştırılmış tarihten beş yıl önce 1930’da boşaltılması öngörülüyordu.

Locarno’nun açık anlamı, Almanya’nın batı sınırlarını değiştirmek için zor kullanmaktan vazgeçip doğu sınırları konusunda hakem kararına uymayı kabul etmesi, İngiltere’nin ise Belçika ve Fransa’ya askeri destek sağlamayı kabul ederken aynı güvenceyi Polonya ve Çekoslovakya için vermemesiydi. Uluslararası politika açısından önemli kısa ve uzun vadeli sonuçları olmuştur. Savaştan sonra ilk kez Fransa ile Almanya’nın ilişkilerini normalleştirdi. Almanya’yı yeniden Avrupa’nın büyük devletleri arasına alarak Dawes Planının başlattığı işi bitirdi.

Uzun vadeli sonuçları, tüm savaş sonrası düzenin üzerine oturduğu Versailles Antlaşmasının başka antlaşmalar ile teyid edilmedikçe bağlayıcı olmadığını açıkça olması bile, üstü kapalı ortaya koymuştur. Bu da Versailles düzeninin iflası demekti. 2. olarak hükümetlerin kendilerini doğrudan doğruya ilgilendirmeyen sınırların korunması için askeri harekata girişmeyecekleri açıkça ortaya çıkmıştır.

Belirli bir süre Avrupa’daki barış yanlılarını umutlandıran bu anlaşmaların yarattığı yumuşama havası, 1936 yılında Hitlerin Ren bölgesine asker sokması ile sona erdi.

Londra Boğazlar Sözleşmesi, 17 Ocak-13 Haziran 1871

Rusya’nın ilan etmiş olduğu Karadeniz’in tarafsızlığının (1856 Paris antlaşmasının 11, 13 ve 14. maddeleri) kaldırılmasını onayladı; fakat boğazlar kapalı olmağa devam etti. Kırım savaşına son veren Paris Antlaşmasıyla Karadeniz’in tarafsızlığı kabul edilmişti. Buna zorunlu olarak uyan Rusya, 1871’de Fransız Alman Savaşının Fransa aleyhine sonuçlanmasıyla Paris Antlaşmasındaki bu hükmü tanımadığını belirtti. Osmanlı İmparatorluğunun başvurusu üzerine toplanan konferansta imzalanan antlaşmayla Karadeniz’in tarafsızlığı ve barış zamanlarında Osmanlı İmparatorluğu’na Boğazlar’ı kapalı tutma yetkisi tanıyan Paris antlaşmasındaki madde kaldırıldı. Ancak gerektiğinde Osmanlı devletinin dost ve bağlaşık donanmaları içeri almakta serbest bırakılması, Osmanlı Devleti için önemli bir ödün olduğu kadar Rusya açısından da yeni bir tehdit öğesi oluşturdu.

Londra Deniz Silahsızlanma Konferansı, 21 Nisan 1930

1930 yılının Ocak ayında deniz silahlarının sınırlandırılması konusunda toplanan konferans. 1928’de Briand Kellog Paktı’nın oluşturduğu barışçı atmosfer bu antlaşmaya yol açmıştır. Görüşmeler sonunda hazırlanan antlaşma iki kısma ayrıldı. İlk kısımda, ABD, İngiltere ve Japonya daha küçük tonajda savaş gemilerinin de sınırlandırılabilmesi konusunda anlaşmaya vardılar. İkinci kısmı ise, deniz savaşının düzenlenmesine ilişkin hükümleri içermekteydi. Bu konferans Uzakdoğu’da büyük bir güç olarak ortaya çıkan Japon ile bölgenin üstün gücü ABD arasındaki rekabetin açıkça ortaya çıkmasına sebep olmuştur. 1933 yılında ABD Başkanlığına seçilen Roosevelt’in, Amerikan donanmasına geliştirici önlemler almasıyla Japonya 1934’te bu antlaşmaya uymayacağını belirtti. İngiltere’nin Londra’da yeni bir konferans toplama çalışmaları da Japonya’nın isteksizliği yüzünden sonuçsuz kaldı ve 1936’da Konferansı terkeden Japonya hiçbir kısıtlamaya uymayarak savaş gemileri yapımına başladı.

Londra Konferansı, 1912 ve 1921

Balkan Savaşı sırasında1912 Aralık ayının ortalarında aynı anda başlayan iki ayrı uluslararası konferans. Bunlardan birinde Osmanlı ve Balkan ülkelerinin temsilcileri karşı karşıya geliyordu. Diğeri ise, Avrupalı altı büyük devlet temsilcisinden oluşmaktaydı. Osmanlının ve diğer tarafın koruyucuları vardı. Avusturya-Macaristan ve Almanya İstanbul hükümetini, Rusya ve Üçlü İtilaf devletleri de Balkan ülkelerini destekliyordu. Konferansta, Osmanlı İmparatorluğunun egemenliği ve altı büyük devletin denetimi altında özerk bir Arnavutluk kurulması kararlaştırılmıştır. Diğer yandan Osmanlı İmparatorluğundan Avrupa’daki sınırını Midye-Tekirdağ çizgisine çekmesi, Edirne’nin teslim edilmesi, Ege denizindeki tüm haklarından vazgeçmesi isteniyordu. Bu istemler İstanbul hükümetince kabul edildiği sırada 23 Ocak 1913 günü Jön Türkler darbe ile iktidara geçmişler ve konferans sonuçları uygulanamamıştır.

  1. İnönü Savaşı’nda elde edilen başarı sonucu Batılı devletler bir konferans düzenlemeye karar verdiler. Londra Konferansı 21 Şubat’tan 12 Mart 1921’e kadar devam etmiştir. Londra görüşmelerinde Bekir Sami Bey, Ankara ve İstanbul temsilcileri arasında varılan bir anlaşma sonucunda, her iki heyet adına hareket etmiştir. Türk temsilcilerinin Londra temaslarını iki kısma ayırmak gerekir. Birincisi, Türk temsilcilerinin Müttefik devletlerle yaptıkları genel görüşmeler; ikincisi de Ankara heyeti başkanı, Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey ile İngiliz, Fransız, İtalyan temsilcileri arasındaki görüşmelerde hazırlanan andlaşma tasarılarıdır. Ankara hükümeti Bekir Sami Bey’in yaptığı anlaşmaları kabul etmedi. Bir anlaşma gerçekleşmemiştir. Ama bunu önemi Ankara hükümetinin Avrupa devletleri tarafından gizli bir şekilde de olsa tanınması ve İtilaf devletleri arasındaki görüş ayrılıklarını ortaya çıkarmasıdır.

Londra Konferansları, 1955-1959

Kıbrıs sorununa çözüm bulmak amacıyla İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında düzenlenen iki konferans. I. Londra Konferansı’nda (29 Ağustos-7 Eylül 1955) bir sonuç elde edilmezken, II. Londra Konferansı’nda (19-23 Şubat 1959) Kıbrıs’ın bağımsızlığı kabul edilmiştir. Belirli bir süre Kıbrıs sorununun varlığını kabul etmeyen İngiltere, Ada’daki gelişmeler hızlanınca, Türkiye ve Yunanistan’ın katılacağı bir konferans toplamaya karar verdi. I. Londra Konferansında İngiltere, egemenlik kendisinde kalmak üzere, Kıbrıs’a özerklik verilmesini ve Ada’nın savunmasında Türkiye ve Yunanistan’ın yeralması tezini savundu. Türkiye, Ada’nın tarihsel geçmişe göre kendisine verilmesi gerektiğini ileri sürdü. Yunanistan ise Kıbrıs halkına kendi geleceğini belirleme hakkının verilmesinde ısrar etti. Konferans bir sonuca ulaşamadan dağıldı.

  1. Konferans, Aralık 1958’de Paris’te yapılan NATO Bakanlar Konseyi toplantısı vesilesiyle Türkiye, İngiltere ve Yunanistan Dışişleri Bakanlrı Kıbrıs’a bağımsızlık verilmesi üzerinde görüşmeler yaptılar. Daha sonra Zürich’te biraraya gelen Türk ve Yunan tarafları prensip olarak anlaştılar (11 Şubat 1959). Kıbrıs anlaşmazlığına böyle bir çözüm daha önce 1958 yılında Makarios tarafından ortaya atılmıştı. Antlaşmayı Londra’da Lancester House’de Türkiye, Yunanistan ve İngiltere başbakanları imzaladılar. Antlaşmaya göre Ada’da Türklerden ve Rumlardan meydana gelen ikili bir yönetim tarzı uygulanacak ve Kıbrıs devletinin bağımsızlığı Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantisi altında bulunacaktı. Kıbrıs, hiçbir devlete katılmayacak; Türkler bir azınlık muamelesi görmeyecek, Ada’nın savunmasına Yunanistan ve Türkiye katılacak, İngiltere buradaki bazı askeri üslerini koruyacaktı.

Ada’nın Temsilciler Meclisinde her iki cemaat belirli oranlar içerisinde üye bulunduracak; Cumhurbaşkanı Rumlardan, yardımcı Türklerden seçilecekti. Türkler, kurulacak Kıbrıs ordusuna %40, mahalli kolluk kuvvetlerine ve yönetime %30 oranında katılacaklardır. Bakanlar kurulunun 3 üyesi Türk, 7’si Rum olacaktı. Antlaşmada daha birçok kurumun, “ikili yönetime” göre nasıl kurulacağı hakkında ayrıntılı hükümler yer aldı.

Louis, 14.

  1. yüzyılda (1638-175) Fransa’da hüküm süren kral. 1643’te beş yaşındayken Fransız tahtına çıktı. Bunda önce yönetimde, kral Naibi Kardinal Nazarin vardı. 14. Louis 1661’de 23 yaşında iken ülkenin yönetimini ele aldı ve 1715’te ölene kadar tam 72 yıl iktidarda kaldı. Çağdaş tarihin iktidarda en uzun süreyle iktidarda kalan monarkıdır. Kendi döneminde, yönetimde mutlakiyet hakimdi. 16. yüzyılda yaşanan din savaşları ve Westphalia Barışı sırasında 1648 ayaklanmaları, Almanya’yı küçük devletlere bölmüş, Fransa’ya da dünya üstünlüğünü ele geçirmesini sağlamıştır. 14. Louis, sınıflara bölünmüş bir Fransa’nın bütünleştirilmesinde tek gücün ulusal monarşinin olduğuna inanmıştır. Merkeziyetçi otoritesini kurduktan sonra, orduya çekidüzen verdi. Çünkü askerler önceden istedikleri ülkeye hizmet ediyorlardı. Bunlara sürekli oturacak barakalar kurdu, emir komuta zinciri kurdu ve tek bir üniforma giydirdi. 14. Louis bunları içerde yaparken, dış politikada da çeşitli stratejiler uyguladı. Bu stratejinin temelinde genişleme yatıyordu. Doğuya ve Ren bölgesine doğru genişlemek ve İspanya Hollandasını (Belçika) kendi ülkesine ilhak etmek istedi. Bir de İspanya kralı II. Charles’in kızkardeşi ile evlenmişti). Bu konudaki amacı, Avrupa’nın öteki devletlerinin bağımsızlıklarına son verecek olan, “evrensel monarşi” kurmaktı.

Arkasında büyük bir miras bırakacak olan İspanya Kralı II. Charles’in ölmesi ile 1700 yılında Avrupa savaş ile karşı karşıya gelmişti. Miras üzerinde en büyük hak sahibi, II. Charles’in iki kızkardeşi ile evli bulunan Habsburg İmparatoru ve Fransa Kralı’ydı. II. Charles ölmeden önce mirasın kime kalacağı konusunda vasiyet bırakmıştı. Vasiyete göre İspanya toprakları parçalanmadan bir bütün olarak 14. Louis’in torununa kalacak ama taht hiç bir zaman birleştirilmeyecekti. 14. Louis kabul etmezse, Habsburg İmparator’unun oğluna verilecek. 14. Louis bu mirası kabul etti ve savaş başladı. Savaş sonunda Utrecht Barış Antlaşması imzalanacak ve İspanya tahtına 14. Louis’in torunu II. Philippe geçecektir.

Lozan Antlaşması, 1923

Kurtuluş savaşımızın sonunda, yeni Türk devleti ve diğer imzacı ülkeler arasında yapılan barış antlaşması ile Türkiye tam bağımsızlığını bütün dünyaya kabul ettirmiş oldu. Bugünkü sınırlarımız ile dış ilişkilerimizin bir kısmı da Lozan Barış Antlaşmasına göre saptanmış ve yürütülmektedir.

20 Kasım 1922’de başlayan ve çok çetin geçen görüşmeler, aradaki bir kesilme döneminden sonra, 24 Temmuz 1923’de sonuçlanarak bu tarihte Antlaşma imzalanmıştır. Daha sonra da TBMM’de 23 Ağustos 1923 günü 340, 341, 342 ve 343 sayılı kanunlarla kabul olunmuş ve böylece hazır bulunan 227 üyeden 213’ünün olumlu oyu ile tasdik olunmuştur. Aynı gün, İstanbul ve Boğazlar bölgesindeki müttefik kuvvetleri ve donanmasının çekilmesi istenmiş ve 6 hafta içinde gitmişlerdir.

Lozan Konferansında Türkiye’yi baş delege olarak, o sırada Dışişleri Bakanı bulunan İsmet İnönü temsil etmiştir.

Lozan Barışıyla özet olarak şu sonuçlara ulaşılmıştır:

Henüz tespit edilmemiş güney sınırları hariç Türkiye’nin yeni sınırları Milli Misak ile kabul edilen sınırlardı. Türkiye Müttefiklere hiç bir tazminat ödemeyecekti. Kapitülasyonlar kaldırılmıştı. Türkiye’de bulunan yabancılar ve yabancı kurum ve okullar Türk kanunlarına tabi olacaklardı. Yunanistan ile ahali mübadelesinden sonra, Türkiye, halkının büyük çoğunluğunu Türklerin teşkil ettiği mütecanis bir devlet haline gelmişti. Boğazlarda, tam kontrol hakkını kulanmamakla beraber egemenliği ve bağımsızlığı üzerine konulan tehditlerin bir çoğunu kaldırmaya muvaffak olmuştu.

Lozan’da imzalanmış olan belgelerin dökümü ise şöyledir:

  1. Türkiye ile İngiltere, Fransa, Japonya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya arasında (Barış Andlaşması).
  2. Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Rusya, Yugoslavya arasında (Boğazların Usulüne Dair Sözleşme),
  3. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya arasında (Trakya Sınırlarına Dair Sözleme),
  4. Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya arasında (Ticaret Sözleşmesi),
  5. Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Romanya, Yunanistan arasında (Genel Af ile İlgili Beyanname ve Protokol).
  6. Yunanistan’daki Müslümanların malları hakkında (Yunan Beyannamesi).
  7. Sağlık Sorunlarına Ait Türk Beyannamesi
  8. Adalet işlerinin İdaresine ait Türk Beyannamesi
  9. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya arasında Osmanlı İmparatorluğunca verilmiş olan bazı imtiyazlara dair Protokol ve (Türk Beyannamesi),
  10. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya arasında Lozan’da imza edilen belgelerin bazı hükümetlerine Belçika ve Portekiz’in katılmasına dair Protokol ve (Belçika Beyannamesi) ile (Portekiz Beyannamesi).
  11. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya arasında İngiltere, Fransa, İtalya tarafından işgal edilen Türk arazisinin boşaltılmasına dair Protokol ve (Türk Beyannamesi).
  12. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya,Yunanistan arasında Karaağaç arazisiyle Bozcaada ve İmroz adalarına dair Protokol.
  13. İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan arasında Yunanistan’daki azınlıkların korunması hakkında başlıca müttefik devletler ile Yunanistan arasında 10.08.1920 gününde yapılmış andlaşması ile Trakya’ya ait olarak aynı devletler arasında aynı günde yapılan andlaşmaya dair Protokol.
  14. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan arasında, Yugoslavya tarafından Barış Antlaşmasının imzasına dair Protokol.
  15. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Belçika, Portekiz arasında Lozan Konferansının bitimine ait Belge.

Barış Andlaşmasının kapsamı içinde olarak Türkiye ile Yunanistan arasındaki Rum ve Türk ahalinin karşılıklı değiştirilmesine dair Andlaşma 30.1.1923’de imzalanmıştır.

Atatürk, Nutkunda, Mondros Mütarekesinden sonra Müttefik devletlerce Türkiye’ye dört defa barış teklii yapıldığını, ilk üçünü Türk milletini tatmin etmekten çok uzak olduklarını, dördüncü ve son teklifin Lozan Antlaşması ile sonuçlanan görüşmeleri başlattığını belirterek ayrıntılarını vermiş ve Lozanı bir zafer olarak nitelemiştir.

Lusaka Konferansı, 1970

Bağlantısızların Zambia’nın başkenti Lusaka’da yaptıkları üçüncü bağlantısızlar toplantısı. “Barış, Bağımsızlık, İşbirliği ve Uluslararası İlişkilerin Demokratikleştirilmesi Üzerine Lusaka Deklarasyonu” ile bağlantısız bir dış politika izleme özlemi kararlı bir biçimde bir daha ilan edilmiştir.

Lübnan Sorunu

Ortadoğu sorununun önemli bir parçası durumundaki olaylar. Lübnan, 1970’lerin ortalarında taraflarını Hıristiyan sağcılar, Müslüman solcular, Suriye birlikleri, İsrail ve BM Barış Gücü’nün oluşturduğu bir iç savaş içine girdi. Bu çatışmanın nedenleri, Lübnan’ın iç yapısında ve bölgenin özelliklerinde aranmalıdır.

Bir kere Lübnan çeşitli dinsel ve etnik bölüntülere ayrılmış olup bir ulus-devlet görünümünde değildir. Ülkede hiçbir mezhep çoğunluğa sahip olamamıştır. Bunlar arasında Müslüman Sünniler, Şiiler, Düriziler, Hristiyan Maruniler, Yunan Ortodokslar, Katolikler ve Yahudiler en önemlilerini oluşturmaktadır. Bu etnik ve dini mozayiğe bir de 1970’te Ürdün’deki iç savaşı kaybederek bir anlamda bölgeden sürülen Filistinliler eklenmiştir. Burada bir yandan Hıristyan, Batı kültürü ile öte yandan İslam ve Doğu kültürü aynı potada erimemektedir. Lübnan toplumunun ailelere bölünmüş yapısı ülkenin siyasal yaşantısına kişisellik özelliği katmıştır. Siyasal iktidarın bozulduğu dönemde iktidarı ele geçirme çabaları büyük çatışmalara yol açmaktadır.

Lübnan 1943 yılında tam bağımsız olduğundan bu yana siyasal istikrarını geleneksel olarak bir Hristiyan başkan ve müslüman bir başbakan seçerek sürdürüyordu. Hristiyanlar mecliste ve hükümette çoğunluğu ellerinde bulunduruyorlardı.

Filistinlilerin de Lübnan’a gelmesi dengeyi iyice bozdu. 1975 yılında sağcı ve Hristiyanlar, solcu Müslümanlar ve Filistin gerillaları arasında bir savaş çıktı. Bir yıl sonra da Suriye, ABD ve İsrail’in onayı ile çatışmaları durdurmak için müdahale etti. 1978 yılında İsrail Güney Lübnan sınırından içeri girdiyse de BM Barış gücü gelince geri çekildi. Bu tarihten itibaren Lübnan’a saldırı için fırsat kollayan İsrail bir harekatı başlatarak Lübnan’ın güneyini işgal etti. Sonuçta Arafat ve Filistinliler bölgeden çekilirken, Lübnan’da yeni bir mücadele dönemi başlıyordu. 1980’li yıllar Lübnan’a özlediği barışı getiremedi ve 1975’te başlayan iç savaş hızını artırarak sürdürdü. Özellikle İsrail’in bölgede çekilişi sırasında ülkede, Devlet Başkanı Emin Cemayel dışında üç güç odağı ortaya çıktı. Hristiyanlar, Düriziler ve Şii Emel Örgütü. Saldırılara hedef olan Uluslararası Barış Gücü 1984 yılında ülkeden çekildiyse de İsrail askeri varlığını sürdürdü. 1986’dan sonra Suriye birlikleri, Şii Emel milisleri ve Filistinliler arasında yeni çatışmalar çıktı. 1989 yılında ise iç savaşın yeniden alevlenmesi, yeni seçilmiş başkan Rene Moawad’ın bir suikast ile öldürülmesi ve Batılı rehineler bunalımı sürmekteydi. Ordu komutanı Michel Aoun Hristiyanlar’ın lideri olarak ortaya çıktı. Auon, Suriye’nin Lübnan’dan elini eteğini tümüyle çekmedikçe herhangi bir anlaşmaya varamayacağını açıkladı. Aynı yıl içinde Arap Birliği Örgütü’nün çeşitli arabuluculuk komitelerinin çabaları sonuç getirmedi. Nihayet, 22 Mayıs 1991 tarihinde Suriye ile Lübnan arasında imzalanan bir antlaşma ile Suriye 1943 yılında bağımsızlığını kazanmasından sonra ilk defa Lübnan’ı ayrı ve bağımsız bir devlet olarak tanıdı. Bu tarihten sonra Lübnan merkezi hükümetinin en önemli sorunları, etnik dengelerin bozulup yeni çatışmalara yol açmasını engellemek, ülke topraklarının her tarafında denetimi sağlamak ve İsrail’in zaman zaman saldırıda bulunduğu gerilla kamplarının ne yapılacağı konusunda açıklık kazandırmaktır.

Maastricht Zirvesi (Maastricht Summit), Aralık 1991

Avrupa Topluluğu üyesi oniki ülkenin Hollanda’daki Maastricht kentinde Aralık 1991’de, 1992’de yürürlüğe girmek üzere ortak bir Avrupa pazarına geçiş prosedürünü modernize etmek amacıyla düzenledikleri toplantı. Zirvede kararlaştırılan ana konu, geri dönülmez olarak değerlendirilen birliğin siyasal, ekonomik ve parasal yönü idi. Avrupa Topluluğu, dünyanın en geniş piyasası olarak, malların ve insanların serbest dolaşımı ile global güçlerden birisi olabilecektir.

Macar Ayaklanması, 1956

Macaristan’daki Sovyetler Birliği karşıtı ayaklanma. Stalin’in ölümünün ardından SSCB’de sözkonusu olan değişiklikler Macaristan’a da yansımıştı. Macaristan’daki Rakosi yönetimi, öteki Doğu Avrupa ülkelerine göre enyeni, kapalı ve halktan kopuk olanıydı. Böyle bir yöneticiye Sovyet önderliğinin geri görüşleri anlatılmalıydı. Rakosi istenen değişiklikleri yapmayınca Sovyet yöneticileri Rakosi’nin tek adam yönetimine son vererek, 1953’te iktidara Liberal görüşlü İmre Nagy’nin gelmesini sağladılar. Nagy’nin başbakanlığı sırasında yöneldiği liberal uygulamalar Sovyetler’i endişelendirdi. Bunun üzerine 1955 Nisan’ında sağcı sapma ve hizipçilik ile suçlanarak, Moskova’nın da oluru ile görevinden uzaklaştırıldı. Rakosi bazı serbestlikler tanıdıysa da başarılı olamadı. Ayrıca bu sırada Polonya’daki Poznan ayaklanmasının olması da onu tedirgin etti. Bu durum karşısında Macar Komünist Partisi 24 Ekim’de İmre Nagy’i yeniden başbakanlığa getirdiyse de durumu denetim altına alamadı. Sovyetler Birliği aleyhinde gösteriler ve grevler daha da arttı. Tam bu sırada Komünist Partisi Genel Sekreterliğine getirilen Sanos Kadar’ın yaptığı çağrılar da olayın hızını kesmedi. Bu arada daha önceden önemli yerleri tutmuş olan Sovyet tanklarının olaylara müdahalede bulunması Macar halkına birleştirdi ve Sovyetler’e karşı mücadeleyi güçlendirdi. Bu durumda başbakan İmre Nagy ile Sovyetler Birliği’nin arası iyice açıldı. 4 Kasım sabahından itibaren Sovyet tankları Budapeşte’yi tamamen işgal ederken Kadar’da başbakanlığa getirildi. Böylece ayaklanma bastırılmış oldu. Kadar 1960’lara kadar koyu bir baskı politikası uygulamışsa da bu tarihten sonra kısmi liberalleşme hareketlerine girişmiştir.

Mac Arthur Planı

İkinci Dünya Savaşı’nın Pasifikteki başarılı komutanlarından ve savaş sonrasında Japonya’da A.B.D. yönetiminin başı olan General Mac Arthur, Kore Savaşı sırasında Birleşmiş Milletler Kuvvetleri Başkomutanlığında bulunduğu sırada, Çinlilerin de Kuzey Koreliler yanında aktif şekilde savaşa katılması üzerine en uygun çare olarak, Kore’ye Bitişik Çin topraklarına atom bombaları atılmasını planlayıp A.B.D. hükümetine önermiş ve görevinden alınmıştır. Buna rağmen, Generalin Amerika’ya dönüşü büyük bir olay oldu ve halk kendisini tam bir kahrman gibi karşıladı.

Magna Carta, 1215

Kral “Yurtsuz” John ile baronlar arasında Runnymede çayırında imzalanmış olan belge. Kıran kırana bir savaşın sonucunda, kralın baronlara yenilmesiyle kabul edilmiş olan bu “Büyük Özgürlük Fermanı”nın olağanüstü önemli, çağcıl demokrasi tarihinde kralın yetkilerini sınırlayan ilk temel belge olmasıdır.

Magna Carta’yı oluşturan 63 madde İngiliz feodal toplumunun çeşitli sınıf, katman ve kurumlarının geleneksel olarak sahip oldukları hak ve özgürlükleri güvenceye bağlamaktadır. Bu sınıflar içinde en önemlisi baronlardır. Bunun yanısıra özgür köylüler var. Ayrıca fermanda, geleneksel uyruk hakları de resmen anımsatılıp açıkça tanınmaktadır. Kilise’nin tam özerk olmasını sağlayan temel ayrıcalıklar burada yinelenmiştir.

Magna Carta anımsattığı bu temel hak ve özgürlükleri güvenceye de bağlamıştır. Bu haklar, 1)Adalet satılmaz, reddedilemez, geciktirilemez, 2)Suçsuza ceza verilemez, 3)Ceza suçla orantılı olmalı, 4)Zoralım yasak, 5)Kendilerinin izni olmadan uyrukların araçları kullanılamaz, 6)Ülkeye giriş ve çıkış serbesttir, 7)Tam bir ticaret serbestisi vardır.

Makedonya Sorunu

  1. ve 20. yy’da Makedonya bölgesini ele geçirmek isteyen Balkan devletleri arasında başgösteren anlaşmazlık. Bulgaristan’ın bölgeyi alma girişimi, 1878’de İngiltere ve öteki büyük güçler tarafından engellendi. Daha sonra bölge üzerinde hak iddia eden Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan, I. Balkan Savaşı sonunda Osmanlıların bölgedeki egemenliğine son vererek 1913’te Makedonya’yı 3’e ayırdılar. I. Dünya Savaşı’nda Bulgaristan, bölgenin Sırbistan’a ait bölümünü kendi topraklarına kattıysa da 1919’da kendi topraklarının da bir bölümünü kaybederek bölgeden çekilmek zorunda kaldı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Makedonya’nın Sırbistan’a ait bölümü, Yugoslavya’yı oluşturan altı Cumhuriyet’ten biri oldu.

Marshal Planı (Marshall Plan)

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, ABD tarafından Avrupa ülkelerine yardımda bulunmak ve bu ülkeleri kısa zamanda geliştirip güçlenmelerini sağlamak amacıyla hazırlanan bir program.Savaştan sonra Avrupa ülkeleri, yıkılan ekonomilerini onarmak için yoğun bir çabaya girişmişlerdir. Bunun için gerekli olan makine ve donatım ancak ABD’den sağlanabilirdi. Dolayısıyla bu ülkelerin tüm döviz ve altın rezervleri ABD’ye akmış ve büyük bir döviz darboğazı içine sürüklenmişlerdi. Bu koşullar altında zamanın ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall, Avrupa’ya programlı yardım yapılması önerisinde bulundu. Bunun üzerine bir Avrupa Onarım Programı (European Recovery Program) hazırlandı. Öneri sahibinin isteminden dolayı buna Marshall Programı da denir. Marshall Programı, 1948 yılında Başkan Truman tarafından imzalananbir kanun ile kabul edildi. Program dört yıllık bir süreyi kapsamaktaydı. Program çerçevesinde yapılan yardımlara da Marshall Yardımları denmektedir. ABD, yardımları karşılığında Avrupa ülkelerinden ekonomik ve mali bağımsızlıklarını artıracak yönde çaba göstermelerini, bu amaçla gerekli iç önlemleri almalarını ve aralarında yakın bir işbirliği gerçekleştirmelerini istiyordu. Böylece Avrupa ülkelerinin ABD’ye bağımlılıkları da azaltılmış olacaktı. Bu ortamda Avrupa ülkeleri aralarında gerekli işbirliğini gerçekleştirmek ve Marshall yardımlarını dağıtmak üzere Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OEEC)’nü kurdular. 17 BatıAvrupa ülkesinden her biri, 1948-1951 dönemini kapsayan bir plan hazırlayacak, ekonomisini toparlayacak, üretimini artıracak ve dış açığı azaltacak önlemler alacaktı. Bu planlar OEEC tarafından gözden geçirilece ve aralarında uyum sağlanacaktı.Aslında bu koordinasyon, ABD’ye bir ölçüde üye ülkelerin ekonomik, para ve mali politikaları üzerinde denetim olanağı sağlıyordu. Kısacası, Marshall Programı’nın başlıca iki amacı vardı. Birisi, sağlanacak dış yardımlarla Avrupa ülkelerinin yıkılan ekonomilerinin onarımına ve kalkınmalarının gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak, diğeri de Komünizmin Batı Avrupa’daki yayılışına engel olmaktı. Savaş sonrası dönem dünyada “soğuk savaş”ın başlangıç dönemidir. Dolayısıyla ABD, ne pahasına olursa olsun Komünizmin yayılışına set çekmek istiyordu. Diğer yandan, Batı Avrupa, ABD’nin geleneksel bir piyasası durumundaydı. O bakımdan bu piyasayı yeniden canlandırmakla ihracat olanaklarını artırmayı umuyordu. Avrupa Onarım Programı’nın uygulandığı dört yıllık süre içerisinde ABD, Avrupa’ya 11.4 milyar $ yardım yaptı, bunun %90’ı doğrudanhibe şeklinde idi. En fazla yardım alan ülkeler İngiltere (%24), Fransa (%20), Federal Almanya (%11) ve İtalya (%10) idi. Aza miktardaolmakla birlikte Türkiye de yardım alan ülkeler arasında idi. Marshall Programı, Amerikan yardımının sadece bir yönü idi. 1945’de başlayan Amerikan yardımı, 1955’e kadar 51 milyar doları buldu. Bu yardımlar tüm Batı Blokuna yapılan yardımları kapsar.

Mc Mahon Hattı

1914’de Çin ile Hindistan arasındaki sınırı saptayan İngiliz delegesinin çizdiği hattın ismi. Çin daha sonra bu hattın çizilmesinde kendisine haksızlık edildiği görüşünü savunmuştur. Bugün de aynı görüştedir.

Megali İdea

Yunanca “Büyük Fikir veya İdeal” anlamına gelen bu deyim, Yunanistan’ın yayılma ve büyüme siyaseti ve engellerini açıklayan bir slogandır. Eski İskender imparatorluğu ve Bizans imparatorluğu devrinden esinlenen bu görüşün bütün Yunanlıları bir araya toplayan irredantist bir yönü olduğu gibi, eski toprakların geri alınması ve yenileri de katılmasıyla bir imparatorluk kurma hayaline dayanan emperyalist bir yönü de bulunmaktadır.

Meiji Anayasası (Meiji Constitution)

1889’da Japon imparatorluğu döneminde, seçilmiş üyelerden oluşacak kanun yapıcı bir organın kurulmasını öngören anayasa. Bu anayasa, daha sonra 1947’de yerini modern bir anayasaya bırakacaktır. Tokugawa şogunluğunun yıkılmasından ve 1868’deki İmparator Meiji’nin restorasyon çalışmasından sonra Japon ulusunun hayatında yeni bir dönem başlamıştır. Modern Japonya’nın kurucu babalarından birisi, bir devlet adamı daha sonra da başbakan olan Ito Hirobumi’dir. Hirobumi, 1870’de iyi bir anayasa bulup incelemek üzere bir yolculuğa çıkmış, ilk kez Amerikan modelini değerlendirmiş ancak pek tatmin edici bulmamıştır. Çünkü Amerikan modeli istikrarlı bir hükümetin kurulması ve korunması konusunda yetersiz kalıyordu. Aranan model Berlin’de bulunmuştu. Ito, Lorenz von Stein’in geliştirdiği, kontrolsüz bir bireyselcilikten uzak ve yığınların gereksinimlerini dikkate alan “sosyal monarşi” düşüncesini benimsemiştir. Sonuçta, Alman Anayasası’nın 71 maddesinde 46’sını hemen hemen harfi harfine alan Meiji Anayasası Japonya’da 1881’de kabul edilmiştir. Bu anayasa ile Japonya’da bürokrasinin resmi sorumluluğunun, disiplinin, ekonominin ve verimliliğin altı çizilmiştir.

Merkantilizm

Devlet gücünü ve güvenliğini artırmak için bir ulusun ekonomik yaşamını düzenleyen hükümet uygulamaları ve ekonomik felsefesidir. Merkantilizm 16. yy.’da 18. yy.’a kadar Avrupa devletleri tarafından izlenen bir modeli oluşturdu. Bu dönemde Avrupa’da feodalizm çöküp yerine devletler kurulmuş ve ticaret kapitalizmi gelişmiştir. Bunun temelinde devletçilik, ulusal ekonomiyi korumacılık ve sanayileşme vardır. Her devlet ihracatın ithalattan fazla olmasını sağlamaya çalıştı. İstenen ticaret dengesi altın ve gümüşün içeriye akışıyla sonuçlandı. Bu yolla dış ticaret bilançosundan fazlalar oluşacak ve devlet zenginleşecekti. Merkantilizmin gelişmesinde coğrafi keşiflerin artması da önemli bir rol oynamıştır. Sistemde içe karşı müdahalecilik, dışa karşı korumacılık sözkonusudur. İçerde mamul maddelere düşük taşıma maliyetleri ve yüksek fiyatlar önerildi. Koloniler ucuz hammaddelerin kaynağı ve phalı ürünlerin pazarı olarak kullanıldı. Merkantilizm, daha çok devleti güçlendirmeye yönelik bir dış ticaret doktrini ve politikasını ifade etmektedir. Komünist devletler politik amaçlarını ekonomik politikanın üstünde tutarak merkantilist fikre en yakın olanlardır.

Merkantilizm sistemi, 18. yy. sonları ve 19.yy.’ın başlarında bireyci laissez faire’ci kapitalist teoriler yerini alana kadar uluslararası ekonomiyi yönlendirdi.

Merkantilizmin Fransa’daki uygulamasına Colbertizm, Almanya ve Avusturya’daki uygulamasına Kameralizm ve İspanya’dakine de Bulyonizm denmektedir.

Metternich

Avusturyalı tutucu devlet adamı. Napoleon’u yenilgiye uğratan ittifakın oluşmasına katkıda bulunmuş ve Viyana Kongresi’ni (1814-15) toplayarak Avusturya’yı yeniden Avrupa’nın önde gelen devletlerinden biri durumuna getirmiştir.

Metternich, Napoleon’a karşı genel bir Alman ayaklanması başlatma gibi görüşlerinden zamanla vazgeçti. Her türlü halk hareketine karşı duymaya başladığı tepki, çok uluslu devlet yapısını statükocu bir yaklaşımla korumaya yönelmesine yol açtı. Öte yandan dış politikada Avrupa’da güç dengesi öğretisinin en kararlı savunucusu durumuna geldi.

Metternich’in Avusturya’yı eski gücüne kavuşturma çabaları, Viyana Kongresiyle doruğa ulaştı.

Zamanla baskının ve gericiliğin nefred edilen bir simgesi haline geldi.1848’de yükselen devrimci dalganın ilk kurbanı olarak 13 Mart’ta istifa etmek zorunda kaldı.

Mihver Devletleri

  1. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında müttefik devletlere karşı savaşan devletler. İttifak halindek İngiltere ve Fransa’ya karşı oluşturulan Mihver’de Almanya, İtalya ve Japonya yer aldı. Ancak savaş mihver devletlerinin yenilgisiyle sonuçlanınca savaş sırasında gerçekleştirilen üçlü askeri mihver paktı da sona erdi.

1823 yılında Amerikan Başkanı P. Monroe’nin Kongreye sunduğu birmesajdan doğmuş bir politika anlayışı ve tutumudur. Bunda hakim olan üç görüş bulunmaktadır.

(a) Karışmazlık-non intervention-isteği: Çünkü o sıralarda Güney Amerika’daki İspanyol kolonilerinde bağımsızlık isyanları olmaktaydı ve Avrupa büyük devletlerinden oluşan Mukaddes İttifak (Sainte Alliance)’ın buralara müdahale ile koloniyalist çıkarlara hizmet için karışması istenmiyordu;

(b) Anti-koloniyalizm görüşü: O sıralarda Alaska’ya sahip bulunan Rusya’nın egemenliğini daha aşağılara doğru genişletmek niyetine-Kaliforniya’ya kadar-karşı çıkılıyordu;

(c) Kabuğuna çekilme (isolation) ilkesi: Sözkonusu mesajda, Amerika’nın Avrupa işleriyle ilgilenmeyeceği ve karışmayacağı ilkesi açıklanıyordu.

Yüzyılımızda ve hatta günümüzde bile zaman zaman Monroe Doktrini sözkonusu edilmekte ve bazı politik çevreler bunun tekrar yürürlüğe konmasını savunmaktadırlar.

Mondros Mütarekesi, 30 Ekim 1918

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisini belgeleyen Mondros Mütarekesi aslında bir silah bırakılması, bir ateşkes sözleşmesi olarak hazırlanmakla birlikte içerdiği hükümler bakımından tam bir teslim antlaşmasıdır.

Osmanlı Devleti ile bağlaşıkları Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan Eylül 1918’de artık savaşı sürdüremeyeceklerini anlamışlardı. Önce Bulgaristan 29 Eylül’de ateşkes antlaşması imzalayarak savaştan çekildi. Bunu Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı Devleti’nin ateşkes için ABD Başkanı Woodrow Wilson’a başvuruları izledi. Yenilgiyi kabul eden bu devletler Wilson’ın 8 Ocak 1918’de çıkardığı 14 maddelik barış programı çerçevesinde bir antlaşma yapmak istiyorlardı. Ama İngiltere ve Fransa buna karşı çıkınca ABD’de de onlara uyarak daha sert bir tutum takındı. ABD, Almanya ve Avusturya-Macaristan ile kendibağlaşıklarının istekleri doğrultusunda ateşkes koşullarını görüşmeye başlarken Osmanlı Devleti’nin başvurusuna yanıt bile vermedi.

Bu arada 1913’ten beri başta bulunan İttihat ve Terakki hükümeti 8 Ekim’de istifa etmişti. Yeni hükümeti kuran Ahmed İzzet Paşa ABD’den bir yanıt alamayınca ateşkes için İngiltere’ye başvurdu. Bu isteği hemen kabul eden İngiltere, görüşmelerin Ege Deniz’indeki Limni Adası’nın Mondros Limanında demirli bir savaş gemisinde yapılmasını istedi. İngiltere’yi Amiral Arthur G. Calthorpe’un, Osmanlı Devleti’ni de Bahriye Nazırı Rauf (Orbay) Bey’in başkanlığındaki kurulların temsil ettiği görüşmeler 27 Ekim’de Mondros’ta başladı. Amiral Calthorpe görüşmeye ateşkes koşullarını içeren bir taslakla gelmişti. Osmanlı kurulunun son derece ağır hükümlerle dolu bir belgeye itiraz edecek gücü yoktu. Bazı hükümleri hafifletme yolundaki çabaları da başarılı olamadı ve 30 Ekim’de 25 maddelik mütareke metnini imzalamak zorunda kaldı.

Mütareke hükümlerine göre İstanbul ve Çanakkale boğazları silahsızlandırılarak serbest geçişe hazırlanıyor, denetimi de İtilaf Devletleri’ne bırakılıyordu. Sınırların korunması ve iç güvenlik için gerekli sayının dışındaki askerler tehris ediliyor, yani ordu dağıtılıyordu. Donanma da İtilaf Devletleri’nin gözetimi altında limanlara çekiliyordu. Bütün ulaştırma ve haberleşme hizmetleri İtilaf Devletleri’nin denetimi altına giriyordu. En önemli madde ise İtilaf Devletleri’nin, güvenliklerini tehlikeye düşürdüğünü ileri sürerek istedikleri yeri işgal edebileceklerini öngören yedinci maddeydi. Nitekim kısa bir süre sonra bu madde hükmüne dayanılarak dört bir yanda işgaller başlayacak, İtilaf devletleri 1920’de Osmanlı Devleti’ne Sevr Antlaşmasını imzalatarak bu işgalleri resmen kabul ettireceklerdi. Buna karşı çıkanlar ise Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nın bayrağını açacaklardı.

Monroe Doktrini

Milletlerarası ilişkilerde ve siyasi tarihte sözü sık edilen Monroe Doktrini, çok kısa şekilde basit ifadesiyle “Amerika Amerikanlılarındır” şeklinde tanımlanmakta ise de bu konuda biraz ayrıntı hukuki yönden gereklidir.

Montrö Sözleşmesi (Convention de Montreux)

Gerek milletlerarası bir su yolu olarak devletler hukukunda önemli bir yer tutan, gerekse Türkiye’nin ve bulunduğu bölgenin jeopolitik durumu açısından büyük anlam ve değeri bulunan Türk Boğazlarının statüsü son olarak, 20 Temmuz 1936’da İsviçre’nin Montrö şehrinde imzalanan milletlerarası bir sözleşme ile saptanmıştır.

Montrö Sözleşmesinin esasları şunlardır:

  1. Boğazlardan geçiş; barış ve savaş zamanı ile ticaret ve askeri gemiler açısından ve ayrıca Karadeniz’de kıyısı bulunan devletlerle bulunmayanlara göre değişik biçimlerde saptanmıştır. Aşağıda açıklanacak bazı incelikler dışında, genel kural olarak “Geçiş serbestliği” kabul olunmuştur.
  2. Boğazların askeri kontrolu ve savunma tedbirleri tamamen Türkiye’ye aittir. Bundan önceki 1923 Lozan Antlaşması’ndaki hüküm burayı askersizleştirmişti. Montrö’de en büyük isteğimiz bu hükmün değişmesiydi ve bu hakkımız tanındı.
  3. Boğazlardan geçişi denetleyen Milletlerarası Boğazlar Komisyonu kaldırılmıştır (Montrö’den evvel yabancı devletler uzmanlarını da kapsayan böyle bir kontrol komisyonu bulunmaktaydı).

Yukarıdaki sonuçlar bakımından Montrö Sözleşmesi Türkiye için bir başarı olmuştur ve Boğazlar üzerindeki genel hakimiyetimizi sağlamıştır.

Sözleşmeye göre, yabancı gemilerin Boğazlardan geçişlerinde şu incelikler hükme bağlanmış bulunmaktadır:

A)Barış Zamanında

  1. a) “Karadeniz’de kıyısı olmayan” (non-riverain) devletlerin ticaret gemileri serbestçe geçerler. Savaş gemileri ise, 8-15 gün önceden Türkiye’ye haber vereceklerdir. En fazla bir arada 9 gemi geçebilir ve bunların toplamı tonajı 15.020 tonu aşamaz. Denizaltılar, uçak gemiler ve 10.000 tondan büyük savaş gemileri ise hiç geçemezler. Sözleşmeye uyan şekilde geçen yabancı savaş gemileri Karadeniz’de 21 günden fazla kalamazlar.

Karadeniz’de kıyısı bulunmayan devletlerin barışta, denizde bulunabilecek savaş gemilerinin toplam tonajı 30.000 tonu aşmayacak şekilde saptanmıştır. Ancak burada kıyısı bulunan en kuvvetli filoya sahip devletin filosunda 10 bin tonu aşan bir artış gerçekleştiğinde, sözkonusu diğer devletler de bulundurabilecekleri toplam tonajı, bu artışa paralel olarak artırabilecekler, fakat en fazla 45.000 tonu aşamayacaklardır.

  1. b) “Karadeniz’de kıyısı bulunan” (riverain) devletler için ise ticaret gemileri yine serbesttir. Savaş gemileri de, 8 gün önceden bize bildirilecek, bu arada geçenlerin toplam tonajı 15.000’den fazla olmayacaktır. Karadeniz’de kalışları tabii süreye bağlı değildir.

B)Savaş Zamanında

  1. a) “Türkiye tarafsız” ise: Herkesin ticaret gemileri serbestçe geçerler. Fakat, savaşan devletlerin savaş gemileri geçemezler.
  2. b) “Türkiye savaşa katılmış” ise: Her tür gemiyi geçirip, geçirmemekte kendisi karar verir. Dilerse Boğazları herkese kapayabilir.
  3. c) Savaş tehlikesinin çk yaklaştığı durumlarda: Türkiye yine karar serbestisine sahiptir. Boğazları kapayabilir.

Bunların yanısıra, sözleşmede daha bir çok teknik husus hükme bağlanmıştır. Türkiye, boğazlardan geçen gemilerin sayı ve tonajlarını düzenli raporlar halinde ilgili devletlere bildirir.

Morgenthau Planı

İkinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkan ve işgal olunan Almanya’nın artık bir sanayi ülkesi olmaktan çıkarılarak, bir tarım ülkesi haline getirilmesini amaçlayan, Amerikalı uzman Morgenthau’un hazırladığı bir plandır. Bu plan tam bir onay görüp uygulanmadı ise de, işgalci devletler savaş tazminatı yerine Alman sanayiinin zaten zayıflamış bulunan gücünü hiçe indirdiler. Ancak, Almanya 10-15 yıl içinde, “Alman mucizesi” denen bir kalkınma ve gayret göstererek yine Avrupa’nın en güçlü sanayi ülkesi oldu.

Moskova Antlaşması, 16 Mart 1921

TBMM ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan destek antlaşması. Antlaşmaya göre, Sovyetler Birliği Misak-ı Milli sınırlarını tanıyor ve tarafların birine zorla kabul ettirilecek bir barış anlaşmasını tanımama ilkesi karşılıklı olarak kabul ediliyordu. Boğazlardan tüm ülkelerin ticaret gemilerinin serbestçe geçmesi, Türkiye’nin güvenliğini zedelememek koşulu ile kabul edildi. Karadeniz ve Boğazların hukuki durumu ise daha sonra kıyı devletlerin temsilcilerinden oluşan bir kurul tarafından belirlenmesi öngörülüyordu. Türkiye Çarlık döneminde imzalanmış sözleşmelerden doğan bazı mali yükümlülüklerden kurtuldu.

Moskova Antlaşması, 1970

Federal Almanya ile SSCB arasında 12 Ağustos 1970’de imzalanan antlaşma. Bu antlaşmya göre Batı Almanya, ABD, Fransa ve İngiltere’nin Berlin üzerindeki hakları saklı kalmak şartıyla, Avrupa’daki sınırların dokunulmazlığını kabul ettirme, bu sınırların yalnızca barışçı yollarla değiştirilebileceği ilkesi getirildi.

Moskova Konferansı, 1943: bkz. II. Dünya Savaşı

Moskova Konferansı, 1944: bkz. II. Dünya Savaşı

Musul Sorunu

1920’lerde Türkiye-İngiltere arasında çekişmelere neden olan bir bölge anlaşmazlığı. Irak’ın kuzeyinde bulunan bu bölge, zengin petrol yataklarından olayı devletlerin her zaman ilgisini çekmiştir. I. Dünya Savaşı sırasında Ortadoğu’ya yönelik yapılan gizli antlaşmalardan “Sykes-Picot Andlaşması” ile Fransa’ya bırakılmıştı. Bu bölge 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi imzalandığı zaman Türk kuvvetlerinin elinde bulunuyordu. İngiltere ise, mütarekeye dayanarak, “Müttefikler, güvneliklerini tehdit eden bir durum ortaya çıkarsa, herhangi bir stratejik yeri işgal hakkına sahip olacaktır” maddesinden yararlanarak bölgeyi işgal etti ve 1920 San Remo Antlaşması ile kendisine bırakıldı. Lozan Konferansı sırasında Türkiye etnik ve coğrafi nedenlerle Musul’un kendisine bırakılmasını istemişti. İngiltere statükonun korunmasında diretmiş ve sorun bir çözüme bağlanamamıştı. Lozan Antlaşmasının hükümlerine göre, dokuz ay içerisinde bir sonuca ulaştırmak üzere, Türkiye-İngiltere ikili görüşmelerine bırakılmıştı. 19 Mayıs-5 Haziran 1924 tarihleri arasında yapılan görüşmelerden bir sonuç alınamayınca, daha önce Lozan Antlaşmasında kararlaştırılmış olduğu gibi, sorun Milletler Cemiyeti’ne sunuldu. Türkiye bölgede plebisit yapılmasını önerdiyse de İngiltere bunu kabul etmedi. Milletler Cemiyeti tarafından oluşturulan komisyon, yaptığı incelemelerle hazırladığı raporda, bölgenin Irak’a bırakılmasını, bölgede yaşayan Kürt halkının haklarının garanti altına alınmasını ve İngiltere’nin tartışma konusu yaptığı Hakkari’nin Türkiye’ye bırakılmasını öneriyordu. Milletler Cemiyeti Genel Kurulu 1925 Aralığında bu raporu kabul etti. Türkiye o sıralarda Milletler Cemiyetinin üyesi olmamakla birlikte, ilgili taraflardan biri olarak, Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü (Aras) tarafından temsil edilmiştir. Türkiye, 5 Haziran 1926’da İngiltere ile bir anlaşma yaparak bunu kabullenmek zorunda kaldı. Çünkü Türkiye’de bir Şeyh Said ayaklanması çıktı ve olayı İngiltere buna dayandırmıştı. Bunun ardından Türkiye’nin dış politikasında Sovyetler Birliği ile bir yakınlaşma görüldü.

Daha sonra Türk-Irak sınırında yerel bazı çatışmalar çıktı ve bunun üzerine Brüksel’de geçici nitelikte bir sınır saptandı ve bu Türk-Irak sınırı olmuş, Musul Irak’a bırakılmış ve Türkiye’nin Musul petrollerinden 25 yıl süre ile %10 hisse alması kabul edilmiştir. Türkiye, daha sonra 500.000 İngiliz lirası karşılığında bu hakkından vazgeçecektir. Böylece, yeni Türkiye Cumhuriyeti ile İngiltere arasındaki sorun ortadan kaldırılmış oldu.

Münih Konferansı, 1938

Hitler, Mussolini, Fransa Başbakanı Daladier ve İngiltere adını Chamberlain arasında yapılan ve Çekoslovakya’nın batısındaki “Südetler” bölgesini Almanya’ya veren andlaşma ile sonuçlanan konferans.

Almanya, Avusturya’yı ele geçirdikten sonra ve “bir uluslu bir devlet” politikasını gerçekleştirmek için gözlerini 3.5 milyon Almanın yaşadığı Südetler (Çekoslavakya’nın batısında bulunan bölge) bölgesine çevirdi. Bu bölgede Naziler hareketlerini sürdürüyorlardı. Hitler amacını gerçekleştirmek için sürekli olarak bu bölgeden sözediyor ve bu bölgenin anayurt ile birleşmesinden sözediyordu. Bu kışkırtmalardan doğan bölgedeki karışıklığı bahane ederek Hitler Çekoslavakya sınırına asker yığdı. Bunun üzerine Çekoslavakya hükümeti seferberlik ilan etti. Çekoslavakya 1924 yılında Fransa ile bir ittifak anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşmaya göre, Fransa, bir işgal durumunda, Çekoslavakya’ya yardım edecekti. Ancak Fransa, 1938 yılı geldiğinde, İngiltere ile birlikte hareket edeceğini bildirdi. Bu durum üzerine, İngiltere Başbakanı Chamberlain, 15 Eylül 1938 tarihinde Almanya’da Hitler ile görüştü. Başbakan Chamberlain Südetler bölgesinin Almanya’ya verilmesi konusunda Fransa ile Çekoslavakya’yı ikna edeceğine söz verdi. Chamberlain’in görüşmeden çıkardığı sonuç, Almanya’nın denetimli bir biçimde hareket etmesi halinde, Avrupa istikrar ve barışının bir iki küçük devletin ortadan kalkması pahasına da olsa kurtarılabileceğiydi. Chamberlain söz verdiyse de bu Hitler’i tatmin etmedi. Chamberlain ile Hitlerin tekrar bir görüşmesi oldu. Bu arada Almanya’nın desteklediği Polonya ve Macaristan, Çekoslavakya’dan toprak talebinde bulundular. Bundan tedirgin olan Hitler derhal Südetler bölgesinin işgal edilmesini istedi. Ancak Fransa 1924 yılında Çekoslavakya ile yaptığı ittifak anlaşmasına sadık kalacağını söyleyince, Chamberlain, bu bunalımın atlatılabilmesi için bir uluslararası konferansın yapılmasını önerdi.

Hitler, Mussolini, Daladier (Fransa Başbakanı) ve Chamberlain’in (İngiltere Başbakanı) katıldıkları Münih Konferansı 29 Eylül’de toplantı. Mussolini’in taraflara sunduğu anlaşma tasarısı kabul edilerek “Münih Düzenlemesi” adını aldı (30 Eylül 1938). Daha sonra İtalya tarafından hazırlandığı sanılan bu tasarının Almanlar tarafından hazırlandığı ortaya çıktı. Yapılan düzenlemeye göre, Südetler bölgesi dört aşamada Almanya’ya verilecekti. Ayrıca, ilerde doğacak anlaşmazlıkların çözülmesi için uluslararası birkomisyon kurulması kararlaştırıldı. Çekoslavakya’nın sınırlarının (yeni oluşacak sınırlar) uluslararası güvence altına alınacağı ve İngiltere ile Almanya’nın birbirlerine karşı savaşmayacaklarını, taraflar oybirliği ile kabul ettiler.

Düzenlemeye göre, Almanya 10 Ekim’e kadar Südetler bölgesini işgal edecekti. Çekoslavakya bu düzenlemeden sonra, Polonya ve Macaristan’ın isteklerine boyun eğerek, Polonya’ya “Teschen” bölgesini, Macaristan’a da Slovakya’dan bir bölgenin verilmesini kabul etti.

Münih Düzenlemesi, dört büyük devletin isteklerini küçük bir devlete kabul ettirdiklerini göstermektedir. Herşeyden önce, Almanya saldırganlığının durdurulamamasıdır. Çekoslavakya, bu büyük devletlere daha sonra duyduğu güvensizlikten dolayı, II. Dünya Savaşından sonra, Sovyetler Birliğine sığındı.

SONRAKİ SAYFAYA GEÇİNİZ

[wp_ad_camp_5]

sonraki sayfadan devam ediniz