in

Siyasi Tarih Özet (A-Z) Ders Notu

 

Enternasyoneller

1.Enternasyonel: 28 Eylül 1864’te Londra’da kurulan Uluslararası İşçi Birliği (UİB)’ne daha sonradan verilen isim. Birliğin kuruluş bildirgesi yürütme organının en önemli kişisi olacak olan Karl Marx tarafından ele alındı. (UİB)’nin amacı: “İşçi sınıfının karşılıklı yardımlaşmasını, ilerlemesini ve tam bir özgürlüğe kavuşması”nı gerçekleştirmekti. Bu özgürlük işçilerin kendisinin olacaktır.

2.Enternasyonel: Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin girişimi üzerine 23 ülkenin sosyalistlerinin biraraya gelmesi. Bu enternasyonal 2 buçukuncu Enternasyonel kuruluncu 1923’e kadar sadece adı olan bir kuruluş olarak kaldı. Sosyalist İşçi Enternasyoneli kurulunca ortadan kalktı.

2 Buçukuncu Enternasyonel: Şubat 1921’de Viyana’da toplanan Sosyalist partiler çalışma topluluğuna verilen isimdir. 2 buçukuncu Enternasyonel çok geçmeden İkinci Enternasyonele yaklaştı ve bu örgüt Mayıs 1923’de Hamburg Kongresinde Sosyalist İşçi Enternasyoneli ile birleşti.

3.Enternasyonel: 4 Mart 1915’de Moskova’da kurulan siyasal örgüt. Komünist Enternasyonel olarak da bilinen bu enternasyonelin temelinde Rus Bolşevikleri ve 1915’ten başlayarak “2.Enternasyonelin iflasını ilan eden Lenin vardır. Mart 1919’da Kurucu Kongresi 21 ülkeden 54 delegeyle toplandı.

Ağustos 1935’de Alman-Sovyet Paktı imzaladıktan sonra Enternasyonel Yürütme Komitesi savaşta her iki taraf için de “haksız, gerici ve emperyalist olarak niteledi. Ama bu eğilim Haziran 1941’de Hitler’in SSCB’ye saldırması üzerine yeniden gözden geçirildi. Bundan sonra, Nazilere karşı direnişe ve ulusal cephelerin kuruluşuna ağırlık verildi. Bazı komünist partiler daha önceden bunu yapmaya başlamıştı. Bu cephelerin kuruluşunu kolaylaştırmak için Komünist Enternasyonel 15 Mayıs 1943’te feshedildi.

  1. Enternasyonel: 11 ülkenin Troçkici hareket ve parti delegelerin Paris Bölgesinde Eylül 1938’de kurdukları siyasal örgüt.

Ermeni Sorunu

1877 yılındaki Türk-Rus savaşlarından sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun güçsüzlüğünden cesaret alan Ermenilerin ortaya çıkardığı sorun. Ermeniler eğitim düzeyleri yüksek ve dış bağlantılara sahip olmalarına rağmen Ermeni milliyetçiliği ancak 19. yy.’ın ikinci yarasında doğmuştur. Ermeni cemaatinin bir tür anayasası olarak kabul edilen Ermeni Tüzüğü Osmanlı padişahı tarafından 28 Mart 1862’te onaylanmıştır. Bu tarihe kadar Ermenilerin büyük bir çoğunluğu “ayrılık” düşüncesine fazla eğilimli olmamışlardır. XIX. yüzyılın son çeyreğinde dışarıdan tahrik edilen Ermeni ayaklanmaları hızlandı. 1877 savaşını (tarihimizde 1293 savaşı olarak anılır) Osmanlı İmparatorluğu kaybedince Ermeniler Aya Stefones’a gelen Rus Çarına giderek koruyuculuk istediler. Çarlık Rusyası,Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Hristiyan azınlıklar, özellikle Ortodoks Rum ve ermeniler için”koruyucu patron” rolünü benimsemişti. Bu durumdan ve Osmanlı Devleti’nin güçsüzlüğünden cesaret alan Ermeniler, II. Abdülhamid döneminde Anadolu’nun doğusunda zaman zaman başkaldırarak kanlı olaylara neden oldular. Çarlık Rusyası 1877’de ele geçirdiği Kars, Artvin ve Ardahan’da Ermeni nüfusunu çoğaltmaya çalışmakta idi. I. Dünya Savaşı’nda Ruslar yeniden Türkiye’ye saldırdılar. Ermeni subay ve erler Rus ordularının ön saflarında yer aldılar. Diğer yandan Bogos Nubar Paşa adlı bir Ermeni, bağımsız birErmenistan kurmak için Çarlık ile ilişkilerde bulunuyordu. Kendi sınırları içindeki Ermenilere karşı sert önlemler alan Çarlık, Osmanlı ermenilerini koruyarak Avrupa merkelerinde Osmanlı Devleti aleyhine propaganda yapmaya yöneltmekteydi. XIX. yüzyılın ikinci çeyreğinde Avrupa’da Ermeni tehdiş hareketleri arttı. Çarlık Rusya’nın Anadolu’yu işgal planına karşı Osmanlı Hükümeti, savunma hattının gerisini güvence altına almak amacı ile 14 Mayıs 1915 tarihli Tehcir Yasası ile Ermenileri toplu olarak Osmanlı İmparatarluğu’nun bir ili olan Suriye’ye göndermeye başladı. Ayrıca 24 Nisan 1915’te İstanbul’da Ermeni cemaatinin bazı üyeleri tutuklandı. Ermeni Taşnak ve Hınçak komitelerinin I. Dünya Savaşı sırasında Doğu Anadolu’da giriştikleri katliamların ve ayaklanmaların yarattığı karışıklık böyle bir zorunluluğa yol açmıştı. Çarlık Rusyası’nın yanısıra Fransa ve İngiltere de Ermenileri kendi politikalarının aracı olarak kullanmaya çalışmaktaydılar. Fransa’nın Ermenilere olan ilgisinin temelleri Napolyon dönemine dayanmaktaydı. Napolyon, Rus Ermenistanı Tiflis’te Ermeni ağırlıklı bir ordu oluşturarak, Hindistan’daki İngilizlerle savaşmayı amaçlamıştı. Bu düşünce yaşama geçmedi fakat, Paris’te Doğu Dilleri Enstitüsü bünyesinde Ermeni Enstitüsü kuruldu. Enstitünün amacı, Ermeni ayrıkçılığının bilimsel temellerini oluşturmaktı. Daha sonra Fransa’nın Ermeniler ile ilişkisi I. Dünya Savaşı’ndan sonra yoğunluk kazandı. Osmanlı Devleti’nin paylaşımı sırasında Fransa, Kilikya bölgesinde (Antep, Urfa, Maraş, Adana) Ermeni devleti kurmaya çalıştı. Bu hareket bölge halkı tarafından bastırıldı. Fransa daha sonra Ermenileri Beyrut’a yerleştirerek oradan Marsilya’ya taşıdı. Ermenilerin bir kısmı Fransa’da kalırken, bir kısmı da Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Orly katliamına kadar Fransa ASALA dahil tüm Ermeni örgütlerine göz yumdu.

İngiltere ise 1877 savaşına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü savundu. Bu savaştan sonra politikasını iki nedenle değiştirdi. Birincisi, Doğu Akdeniz’de çıkarlarını koruyacağı bir üs olarak Kıbrıs’ı ele geçirmişti; ikincisi 1877 savaşındaki performasından dolayı Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü savunmaktan vazgeçerek, kendi kontrolunda küçük devletler oluşturma yoluna seçti. Rusya’nın Akdeniz’e ve Ortadoğu’ya yayılmasını önlemek amacı ile İngiltere’nin kurmaya çalıştığı tampon Ermenistan oluşturma çabaları kısa dönemde sonuç getirmedi. Diğer yandan İngiliz misyonerler, Ermeniler arasında “protestanlık” propagandasına girişerek Ermeni hareketini, Ermeni Patrikhanesinin kontrolu dışına çıkarmaya çalıştı. Ancak artan Alman tehlikesi Rusya ile İngiltere’yi birbirine yaklaştırılınca, İngiltere dikkatini bu bölgeden ayırarak, Alman donanmasının denizlerde yaratacağı sorunlara yöneltti.

Dışarıdan yöneltilen Ermeni hareketi beraberinde tehdiş eylemlerini doğurdu. İttihat ve Terakki Partisi’nin başında bulunanlardan Talat Paşa, Cemal Paşa ve Bahattin Şakir Bey’in öldürülmesi ile başlayan terör, son on yıllarda ABD’de ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde Türk diplomatlarının öldürülmesi ile tırmandırılmıştır.

Eski rejim (Ancient regime)

Avrupa’da rönesans, reformasyon hareketleri ve coğrafi keşifler ile yıkılmış bulunan Ortaçağ düzeninden Büyük Fransız Devrimi’ne kadar olan dönem. Otokrasi, monarşi ve kilise unsurlarını içeren eski rejim, 18. yüzyılın sonlarına doğru milliyetçilik, demokrasisi ve liberalizmin etkisiyle ortadan kalkmış, yerini çağdaş dünyaya bırakmıştır.

Eşik Antlaşmaları: bkz. Treshold Antlaşmaları

ETA: bkz. Bask Ulusal Bağımsızlık Hareketi

Etabli Sorunu: bkz. Lozan Andlaşması

Evrensel Bildirge

Bütün halklar ve uluslar için temel siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların sağlanmasını amaçlayan bildirge. BM İnsan Hakları Komisyonu ve Ekonomik ve Sosyal Konsey tarafından hazırlanmıştır. 10 Aralık 1948 tarihinden de Genel Kurul tarafından kabul edilmiştir. Otuz maddeden oluşan bildirge, hak ve özgürlükler, doğrudan insanın kişiliğini ilgilendiren haklar, vatandaşlık hakları ve sosyo-ekonomik haklar konularında hükümler içerir. Bildirge, devletler için bağlayıcılık ve yaptırım gücüne sahip olmadığından aykırı uygulamalara karşı bir denetim sistemi oluşturmamış ve sadece insan hakları konusunda bir ideali simgeleyen bir belge olarak kalmıştır.

Bildirge’nin BM Genel Kurulu tarafından kabul edildiği 10 Aralık tarihi İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaktadır.

Fachoda Bunalımı, 10 Temmuz 1898

Fransız yüzbaşısı Manahand’ın Mısır kalesi Fachoda’yı ele geçirmesiyle başlayan İngiltere ve Fransa arasındaki bunalım.

Falkland Savaşı (Falkland Bunalımı), 2 Nisan 1982

2 Nisan 1982’de Arjantin’in Falkland ve Güney Georgia Adalarını işgal etmesi ile başlayan savaş. Altı hafta sürdü. Falkland Adaları üzerindeki egemenlik sorunu 1964’de Birleşmiş Milletler’de Sömürge Sorunları Komisyonu’nun gündemine geldi. Arjantinlilere göre, Malvinas olarak bildikleri adalar Arjantin’in bir parçasıydı. Adaların Güney Amerika’ya coğrafi yakınlığı vardı. Arjantin İspanya’nın halefi olduğunu ileri sürüyordu. İngiltere, adalar üzerindeki hükümranlığı Arjantin’e devretmeli, yönetimi belirli bir anlaşmaya uygun olarak sürdürmeliydi. İngiltere ise adada yaşayan İngiliz asıllıların isteklerine aykırı olarak, böyle bir düzenlemeye gidemiyordu. İngiltere 1833’den beri adalar üzerinde “işgal ve yönetimi” sürdürdüğünü ve Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 1. maddesine göre Falklandlılara self-determinasyon ilkesinin uygulanması gerektiğini ileri sürüyordu. İngiltere’ye göre Falkland Adaları, Arjantin’in yönetim ve denetimine geçerse sömürge durumu sona ermeyecek, tam tersine başlayacaktı.

Yıllarca süren müzakereler bir sonuç vermeyince Arjantin Falkland ve Güney Georgia Adalarını işgal etti. İngiltere Güney Amerika’ya hemen bir görev kuvveti gönderdi. İngiltere, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Ekonomik Topluluğu’nda büyük diplomatik destek gördü; Arjantin’e otomatik zorlama tedbirleri uygulandı. 25-26 Nisan 1982 tarihlerinde İngiliz birlikleri Güney Georgia Adasını ele geçirince, Falkland Adalarındaki Arjantin birlikleri komutanı teslim oldu. Arjantin Devlet Başkanı Galtieri’nin ayrılmasından sonra da İngiltere adalardan çekilme niyetinde olmadığını gösterince iki ülke arasındaki sorun kesin bir çözüme bağlanamadı.

Feodalizm (feudalism)

Toprağı ve üzerinde yaşayan köylüleri tek bir kimsenin malı sayan ortaçağ rejimi. Bir diğer adı derebeylik.

Derebeyliğin özü, orgütlenmiş devletin bulunmadığı yerel düzeyde, bir hükümet görevinin yürütülmesidir. 500-600 km2’lik bir toprak parçası üzerinde en önemli bir güçlü kişi, daha az toprağa sahip olanların koruyuculuğunu üstlenmiş ve onlar da bu kişiye bağlılık sözü vermişlerdir. Böylece, feodal “lord”, “vassal” ve toprağa bağlı (serf) köylüleriyle, derebeylik ortaya çıkmıştır.

Derebeyliğin önemli özelliği, lord ile vassal arasındaki “karşılıklılık esası”dır. Derebeylikte hiç kimse tam anlamı ile hükümran değildir. Kral ile halk ve lord ile vassal, bir cins “mukavele” ile birbirlerine bağlıdırlar. Bu mukaveleye aykırı hareket edilirse, karşılıklı hak ve görevler sona ermektedir. Bu durum, sık sık karışıklıklara, siyasal istikrarsızlıklara ve hatta savaşlara yol açmışsa da, gelecek çağların “anayasal hükümet” anlayışı, derebeyliğin bu mukaveleye dayanan niteliğinden doğacaktır.

Filistin Sorunu (Palestinian Question)

Üç büyük dince (Musevilik-Hristiyanlık-İslam) kutsal sayılan Filistin toprakları ile ilgili sorun. Günümüzün en karmaşık uluslararası sorunlarından birisi olan Filistin sorununun çok eski bir geçmişi vardır.

Sorunun günümüzdeki mevcut biçiminin, XIX. yüzyıl sonlarında başlayarak XX yüzyıl başlarında yoğunlaşan Yahudi göçü sonucunda, 1948 yılında bu toprak üzerinde İsrail Devlet’inin oluşturulması ile ilgili olduğu söylenebilir. Bu tarihten başlayarak meydana gelen Arap-İsrail çatışmaları veya İsrail’in giriştiği tek yanlı eylemler sonucunda, hemen tüm Filistin toprakları İsrail’in işgali altına girmiş, bu topraklarda yaşayan insanların büyük çoğunluğu diğer Arap ülkelerindeki mülteci kamplarına göçmüşlerdir. 1948 yılında Arap ülkelerinin muhalefetine rağmen, İsrail’in kuruluşu Birleşmiş Milletler tarafından onaylanmıştır. Birleşmiş Milletler, bunu izleyen yıllarda, İsrail’in kuruluş aşamasındaki sınırlarının dışında işgal ettiği toprakları terketmesi yolunda ve de özellikle Filistin mültecilerinin durumlarının iyileştirilmesi doğrultusunda sayısız karar almışsa da, bu konularda pek önemli bir gelişme sağlanamamıştır. Soruna bir çözüm bulunamamasında, anlaşmazlığın oldukça karmaşık bir nitelik taşımasının yanı sıra Arap ülkelerinin kendi aralarındaki anlaşmazlıklarının sürmesinin, süper güçlerin bölgedeki çıkarları ile ilgilenmelerinin ve İsrail’in askeri gücünün önemli rolü vardır.

1987’de Ortadoğu’da etkinliğini artıran Sovyetler Birliği, Filistin Kurtuluş Örgütünün Yaser Arafat liderliğinde yeniden birleşmesinde önemli rol oynamaya başladı. 20 Nisan 1987’de Cezayir’de yapılan Filistin Ulusal Konseyi toplantısında Arafat’ın Ürdün Kralı Hüseyin ile 1985 yılında İsrail karşısında barış girişimlerini ortaklaşa sürdürme konusunda vardıkları anlaşmayı feshetmesi üzerine örgüt içinde yeniden birlik sağlandı.Yıl sonuna doğru Amman’da toplanan Arap Birliği zirvesinde, barışın ön koşulunun “işgal altındaki tüm Arap topraklarının, özellikle Kudüs’ün kurtarılması” olduğu vurgulandı. Diğer yandan, işgal altındaki topraklarda FKÖ’nün genel yönlendirilmesi ile Aralık 1987 başlayan “intifada” (ayaklanma) hareketi karşısında İsrail ordusunun kullandığı dayak ve işkence yöntemleri, Filistin halkı ile geniş bir uluslararası dayanışma yolu açtı. İsrail hükümeti ile kamuoyunda da ciddi görüş ayrılıkları doğurdu.

13 Eylül 1993’te FKÖ ve israil arasında imzalanan “İlkeler Andlaşmasının” ardından başlayan “Ortadoğu Barış Süreci” içinde Mayıs 1994’te Kahire’de yapılan anlaşma ile İsrail Gazze ve Batı Şeria’yı Filistin Özerk Yönetimi İdaresi altına bırakmayı kabul etmiştir. Bugün Gazze ve Batı Şeria’da Filistin Özerk Yönetimi İdareyi sağlamakta, Filistin polis gücü asayiş hizmetlerini yürütmektedir.

Filistin özerk yönetimi idaresi altındaki bu bölgede bugün ciddi bir işsizlik, altyapı, konut, gıda ve sağlıklı içme suyu bulamama sorunları vardır. Özellikle Gazze’de altyapı yetersizdir ve içebilecek su kaynakları hızla bozulmaktadır. Bölgede ciddi yatırımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Yeni yönetimin deneyimsizliği ve maddi imkansızlıklar sebebiyle kamu hizmetleri aksatmaktadır. Bu bölgelerde hala olaylar çıkmakta, İsrail güvenlik güçleri ile halk zaman zaman karşı karşıya gelmektedir.

Ford Doktrini

ABD Başkanlarından Gerald Ford’un Kongrede yüksek miktardaki savunma bütçesini geçirmek için yaptığı konuşmada ilan ettiği görüş olup, ABD’nin barışçı yollarla ve müzakere masasında başarı sağlamasının, askeri alanda çok kuvvetli bulunmasına bağlı olduğu ve bunun gerçekleştirileceğini savunmuştur. Yeni ve güçlü silahların geliştirilmesi, bazı bölgelerde yeni üsler kurulup kuvvet bulundurulması gereği bu doktrinin uygulanması için öngörülmüştür.

Frankfurt Barışı, 1871

Fransa ile Almanya arasında imzalanan ve 1870-71 savaşına son veren barış antlaşması. Bismark ile Thiers arasında Versailles’de imzalanan ön anlaşmalar (26 Şubat 1871) Almanların Paris’e girmesini önlemek amacıyla 1 Mart’ta; Bordeaux’da Ulusal Meclis tarafından kabul edilmiş, Brüksel’de yeniden başlayan (28 Mart-24 Nisan) görüşmeler, Frankfurt’ta Dışişleri Bakanı Jules Fanre ve Maliye Bakanı Pouyer-Quertier tarafından sürdürülmüştü. 10 Mayıs 1871’de imzalanan barış, ön antlaşmaları onaylıyordu. Birey (Bismarck buradaki demir yatağının değerini çok geç öğrenmişti) Chaleau-Salins ve Belfort bölgesi dışında (kat çevresinde 10 km’lik bir yarı çap). Alsace ve Moselk vadisi de içinde olmak üzere (Thionville ve Metz) Lorraine yaylasının kuzeydoğusu Almanya’ya bırakılıyordu. Anlaşmanın mali hükümleri ağırdı. %5 faizli 5 milyar frank tazminat (1,5 milyarı 1871’de, 0,5 milyarı 1872’de ve 3 milyarı da Mart 1874’den önce ödenmek üzere), 266 milyarın üzerinde savaş borcu. Fransız ordusu Lorraine’ın güneyine çekilerek, ancak Paris garnizonu bırakılmayacaktı. Thiers, borçlanma yoluyla son borç taksidini Eylül 1873’te ödemeyi ve ülkeyi 6 ay önce kurtarmayı başardı.

Fransız Devrimi, 1789

1789 Devrimi olarak da bilinir. 1787’den başlayarak Fransa’yı sarsan, ilk doruk noktasına 1789’da ulaşan ve değişik aşamalardan geçerek 1799’a değin süren devrimci hareket. Fransa’da ancien regime’e (eski rejim) son vermiş ve Avrupa tarihinde yeni bir çağ açmıştır.

Devrime yol açan nedenler konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte, genel olarak üzerinde durulan başlıca etkenler şunlardır: 1)Avrupa’nın en kalabalık ülkesi olan Fransa’da yaşam koşullarının giderek kötüleşmesi, 2)Gelişmekte olan varlıklı burjuvazinin başka ülkelerdekinden daha sistemli bir biçimde siyasal iktidarın dışında tutulması, 3)Köylülerin, üzerlerinde ağır bir yük oluşturan çağdışı feodal sisteme duyduğu tepkinin güçlenmesi, 4)toplumsal ve siyasal reformu savunan düşünürlerin Fransa’da başka yerlere göre daha yaygın bir etki uyandırması, 5)Fransa’nın Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na sağladığı yoğun mali ve askeri destek yüzünden devletin iflasın eşiğine gelmesi.

Fransız maliyesini düzene sokmakla görevlendirilen Charles-Alexandre de Calonne, Şubat 1787’de üst düzey din adamları, büyük soylular ve yüksek yargıçlardan oluşan İleri Gelenler Meclisi’ni toplantıya çağırarak bütçe açığının kapatılması için ayrıcalıklı kesimlerin vergi yükümlülüğünü artıracak reformlar önerdiğinde, Fransa’da devrimin ilk kıpırdamaları başladı. Meclis, reformları reddederek ruhban sınıfı, soylular ve halkın temsilcilerinden oluşan ve 1614’ten beri toplanmamış olan Etats-Genaraux’un toplantıya çağrılmasını talep etti. Calonne’dan sonra Fransız maliyesini yönetenlerin, direnişe karşın reformları uygulama yolundaki çabaları, aristokratik kurumların, özellikle de Mayıs 1788’de çıkarılan yasa ile yetkileri kısıtlanmış olan Parlement’lerin başkaldırısına yol açtı. 1788’in bahar ve yaz aylarında Paris, Grenoble, Dijon, Toulouse, Pau ve Rennes’de huzursuzluklar baş gösterdi. Ödün vermek zorunda kalan Kral XVI. Louis, Jacques Necker’in maliyenin yönetimine getirdi ve Etats Generaux’yu 5 Mayıs 1789’da toplayacağını açıkladı. Kralın basın özgürlüğüne de göz yummasıyla Fransa bir anda devlet yapısının yeniden düzenlenmesine ilişkin tasarıları içeren kitapçıklarla dolup taştı. Ocak-Nisan 1789 arasında yapılan Etats-Generaux seçimleri kötü geçen 1788 hasadının neden olduğu karışıklıklarla aynı zamana rastladı. Temsilcilerini belirlemekte herhangi bir kısıtlamayla karşılaşmayan üç toplumsal zümre de kendi sorunlarını ve isteklerini dile getiren dilek listeleri ya da “şikayet defterleri” (cahiers de doleances) hazırladılar. Tiers Etat (Halk Meclisi) için 600, soylular ve ruhban kesimlerinin her biri için de 300 temsilci seçildi. Kırsal alanlarda iki, kentlerde ise üç dereceli seçimler sonunda belirlenen Tiers Etat temsilcileri bütünüyle burjuvalardan oluşuyordu.

5 Mayıs 1789’da Versailles’de toplanan Etats-Generaux, daha başlangıçta, oylamaların toplam temsilci sayısına mı yoksa etat esasına göre mi yapılacağı konusunda ikiye bölündü. Bu yöntem sorunu üzerindeki şiddetli mücadelede Tiers Etat temsilcileri çok geçmeden çoğu halk kökenli küçük papazların da desteğini kazandı. Ardından krala da meydan okuyarak Jeu de Paume salonunda toplantı (20 Haziran) ve Fransa’ya yeni bir anayasa getirilinceye değin kesinlikle dağılmayacağına ant içti. XVI. Louis bu duruma istemeyerek boğun eğdi ve ruhban kesimiyle soyluları Kurucu Meclis’i oluşturmak üzere Tiers Etat’ya katılmaya çağırdı; bir yandan da meclisi dağıtmak üzere asker toplamaya girişti.

Askeri birliklerin kralın emriyle Kurucu Meclis’in çevresini sarması ve Necker’in görevinden alınması meclisin tepkisine, kralın buna kayıtsız kalması da Paris halkının ayaklanmasına yol açtı. Silahlanan Paris halkı 14 Temmuz 1789’da krallık baskısının simgesi olarak gördüğü Bastille’i ele geçirdi. Bu hareketle ayaklanma devrime dönüştü. Yeniden boyun eğer Kral, kentte dolaşırken krallığın beyaz renginin yanı sıra Paris’in renkleri olan mavi ve kırmızıyı da içeren üç renkli kokart takarak halkın egemenliğini tanıdığını gösterdi.

Taşrada büyük korku köylülerin de feodal beylere karşı ayaklanmalarına ve şatoları hedef alan saldırılara girişmelerine yol açtı. Soylular ve burjavazi dehşete kapıldı. Kurucu Meclis, köylüleri denetim altına almak için 4 Ağustos’ta feodal vergi ve ayrıcalıkları ortadan kaldırdı. Ardından İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile edilerek (26 Ağustos) özgürlük, eşitlik, mülkiyet dokunulmazlığı ve baskıya karşı direnme hakları tanındı.

Kral, toplumsal yapıyı altüst eden 4 Ağustos kararları ile İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ni onaylamayı reddetti. Bunun üzerine Paris’te halk kitleleri yeniden ayaklanarak 5 Ekim’de Versailles’a yürüdü. Ertesi gün,kralliyet ailesi Paris’e getirilerek Tuileries Sarayı’nda oturmak zorunda bırakıldı. Kurucu meclis de Paris’te yeni anayasa üzerinde çalışmalarını sürdürdü.

Kurucu Meclis, feodalizmin tasfiyesini sürdürerek eski zümreleri (ordre) kaldırdı, sömürgelerde köleliğe son vermekle birlikte en azından Fransa’da yurttaşlar arasında eşitliği sağladı ve kamu görevlerine girişteki eşitsizliklere son verdi. Kamu borçlarının ödenmesi amacıyla kilise topraklarının devletleştirilmesi kararını mülklerin yaygın bir biçimde yeniden dağıtılması izledi. Bundan çok yararlanan burjuvaziyle toprak sahibi köylüler oldu; ama bazı topraksız köylüler de arazi satın alabildi. Kiliseyi mal varlığından yoksun bırakan Kurucu Meclis, ardından yeni bir düzenlemeye girişerek Fransız Kilisesi Temel Yasası’nı çıkardı. Yasa, papa ve Fransız ruhban sınıfının çoğunluğu tarafından reddedildi. Ortaya çıkan ayrılık, çekişmelerin şiddetini artırdı.

Kurucu Meclis, ancien rengime’in karmaşık yönetsel sistemini yıkarak yerine seçilmiş meclislere yöneltilen il (departement), ilçe (arrondissement), kanton (canton) ve bucak (commune) bölünmesine dayalı akılcı bir sistem getirdi. Adalet mekanizmasının temelini oluşturan ilkeler de köklü bir biçimde değiştirildi ve sistem yeni yönetsel birimlere uyarlandı; yargıçların da seçilerek göreve gelmesi ilkesi kabul edildi.

Kurucu Meclis’in çerçevesini çizdiği yeni düzen, yasama ve yürütme güçlerinin kralla meclis arasında paylaşıldığı bir monarşiyi öngörüyordu. Ama bütünüyle aristokrat danışmalarının etkisi altında olan XVI. Louis ülkeyi yeni güçlerle birlikte yönetme yolunu seçmeli. 20-21 Haziran 1791’de ülkesinden kaçma girişiminde bulunduysa da Varennes’de yakalanarak Paris’e geri getirildi.

Gaulle, Charles de, 1890-1970

Fransız devlet adamı, asker ve yazar, Fransa’da Beşinci Cumhuriyetin mimarı. Askeri Akademi’yi bitirdikten sonra orduya katıldı ve I. Dünya Savaşı’nda Almanya’ya esir düştü. Savaş sonrasında 1925’te Yüksek Savaş Konseyi üyeliğine getirildi. Çeşitli Fransız kolonilerinde görev yaptıktan sonra Konsey Sekreterliği üyeliğine kabul edildi. II. Dünya Savaşı’nın başlaması ile tuğgenerallığa yükselen Gaulle, Almanya ile ateşkesin imzalanması üzerine İngiltere’ye gitti. Onun gelişigüzel bir araya toplanmış bir avuç siyasal yandaşında ve ilerde Özgür Fransa Kuvvetlerini oluşturacak gönüllülerden başka destekçisi yoktu. Londra’da İngiliz hükümetiyle ilişkilerini yürütmekte güçlüklerle karşılaşan de Gaulle, alınganlığı ve yanlış yargılarıyla sık sık gerginliğin daha da artmasına neden oldu. 1943’te karargahı, Cezayir’e taşıdı ve Fransız Ulusal Kurtuluş Komitesi’nin başına geçti. Eylül 1944’te kurduğu gölge kabine ile birlikte Paris’e döndükten sonra birbirini izleyen iki geçici hükümetin başkanlığına getirildi. Ama koalisyon partileri ile arasındaki sürtüşmeler sonucu Ocak 1946’da ansızın başbakanlıktan istifa etti.

Sonraları 1958’e kadar de Gaulle’ün siyasal yaşama dönmesi için çeşitli istekler ve görüşler ortaya çıktı. Mayıs 1958’de,Cezayir’deki Fransız birliklerinin Dördüncü Cumhuriyet yönetime karşı başlattıkları ayaklanmanın ülkeyi iç savaşa doğru sürüklemesi sonucunda göreve çağırılan de Gaulle Aralık 1958’de Cumhurbaşkanlığına seçildi. De Gaulle, yurttaşların kendisini ancak bir bunalım döneminde kabul edebileceğini bildiği için kamuoyunun desteğini sürekli kılmak amacıyla Parlamento’daki “partiler sistemi”nin gücünü kırmak zorunda olduğuna inanıyordu. Bu durumda önce, Cumhurbaşkanının hükümet politikalarını denetleme yetkisini kabul ettirme sonra da seçimler ya da referandumlar aracılığıyla bu denetimi sürekli kılma taktiği uyguladı.

De Gaulle, dış politikada genellikle A.B.D. karşıtı olarak nitelenen tutumlar aldı. 1966’da Fransa’nın NATO’nun askeri kanadından ayrıldığına ilan etti. Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerle ilişkiler geliştirerek 1964’te Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanıdı.

1969’da yapılan bu referandumda başarısızlığa uğrayan de Gaulle Cumhurbaşkanlığından istifa etti. De Gaulle’ün Türkçeye’de çevrilmiş askerlik ve siyaset hakkında kitapları vardı.

Gelişme İttifakı (İlerleme İçin İttifak)

John F.Kennedy’nin Küba’nın diğer Latin Amerika ülkelerini etkilemesini önlemek için 13 Mart 1961’de ileri sürdüğü yöntem. 10 yıllık bir süre için 20 milyar dolarlık Amerikan yardımı ve yılda 300 milyon dolarlık özel sermaye yatırımı 1946-1960 arasında kıtaya yapılan yıllık yardımı dört katına çıkarmayı öngörüyordu. Buna karşılık Latin Amerika Ülkeleri 10 yıl içinde 80 milyar dolarlık yatırım yapacaklar ve toprak, vergi, öteki toplumsal ve ekonomik reformlara girişeceklerdi. Sonuç olarak bu ülkeler yılda %5 oranında büyüyecekti.

Washington’daki bürokratik mekanizma, planın zamanında işlemesini engelledi. Brezilya, Arjantin ve Meksika kendi ulusal ekonomik kalkınma planlarının uluslararası düzeyde incelenmesine ve tartışılmasına izin vermediler. Latin Amerika ülkelerinin bir bölümü planda sözü edilen reformları çıkarlarına aykırı bulup uygulamadılar. 1960’larla birlikte dış ticaret açığı vermeye başlayan ABD, Latin Amerika’ya yapılacak yardımların tümünün Amerika ihraç mallarının alımında kullanılmasını isteyince, bu kısıtlayıcı ticaretin etkisiyle 1960’ların ortalarına gelindiğinde Arjantin, Şili ve Brezilya gibi ülkelerde korkunç bir enflasyon başgösterdi.

Gelişme ittifak, Latin Amerika ülkelerinin ekonomik kalkınma planları üzerinde ABD’nin etkisin artırarak düzenli, istikrarlı ve böylece Castro tipi devrimlerin yeralmadığı bir Latin Amerika’nın kurulması ve sürdürülmesini hedefliyordu. Program başarısız olmuş ve düş kırıklığı yaratmıştır.

Gestapo

Devlet gizli polisi anlamına gelen Almanca GE, STA, Polizei’ın kısaltması. Nasyonel sosyalist partinin siyasi polisi; 1933’te III. Reich’a mal edilmiş. II. Dünya Savaşı sırasında faaliyet alanı Almanya tarafından işgal edilen tüm topraklara yayılmıştı. Nazi partisinin gizli polisi alan gestapo Hitler’in iktidara geçişinden sonra bir devlet organı haline geldi.

Girit Sorunu

Girit, Osmanlılar devrinde Girit adası halkının önce bağımsızlık, sonra Yunanistan’a katılma amacıyla ayaklanması, bu yüzden doğan olaylara verilen ad. Girit’in Rum asıllı halkı ilk olarak 1821’de Osmanlı yönetimine başkaldırdı. Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa bu ayaklanmayı bastırmakla görevlendirildi.

Yunanistan’ın Osmanlı devletinden ayrılarak bağımsızlık bir krallık oluşundan sonra Girit’te ikinci bir ayaklanma oldu. (1830), Mehmet Ali Paşa bunu da bastırdı (1831). Ancak, adadaki milliyetçilik akımının gelişmesi ve Yunanistan’ın giriştiği yoğun propaganda sebebiyle Girit’te huzur bir türlü sağlanamadı. 1840 Londra Antlaşmasından sonra burasının yönetimi Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’dan alındı. Yunan mültecileri tarafından çıkartılan bir isyan da Mustafa Naili paşa tarafından kolaylıkla bastırıldı (1841). En önemli ayaklanma 1866’da oldu. Asiler, Yunanistan’a katıldıklarını ilan ettiler. Osmanlılar bunu kabul etmediler. Sadrazan Ali Paşa işe el koydu. Sonunda üye çoğunluğunu Rumların teşkil ettiği bir meclisin kurulmasıyla ayaklanma bastırıldı. Daha sonra adanın Rum halkı çeşitli haklar istemeğe başladı. 1877-1878’de yapılan antlaşmalarla ada valisinin Rum, yardımcısının Türk olması, 80 üyelik meclise 50 Rum üyenin seçilmesi, resmi işlem ve yazışmaların hepsinde Rumcanın kullanılması kabul edildi.

Girit meselesi 1897’de yeniden alevlendi. Yunan hükümeti ve Etniki Eterya cemiyetinin açık ve gizli kışkırtmaları sonucunda adada geniş bir çete faaliyeti başladı. Bu arada Yunanlılar Girit’e 1500 kişilik bir askeri kuvvet çıkardılar. İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’nın desteğini kazanmak için her türlü yola başvurdular. Ancak Osmanlı hükümetinin iç işlerine yabancıların karıştırmamak konusundaki kararlı tutumu karşısında batılı devletler, Yunanlıların adadan kuvvetlerini çekmesi için donanmalarıyla Girit’i abluka altına aldılar. Yunan hükümeti bu ablukaya da aldırmayınca Ethem Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu Makedonya, Alasonya üzerinden saldırıya geçerek Dömeke meydan savaşından Yunan ordusunu yenilgiye uğrattı, Atina’ya doğru ilerlemeye başladı. Ancak batılı devletlerin işe karışmaları sonucu bu harekat durduruldu. Girit’te Rusya, İngiltere, Fransa ve İtalya’nın himayesinde bir yönetim kurularak Yunan kralının oğlu Georgios, komiser olarak tayin edildi. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra (1908) Girit Meclisi Yunanistan’a katıldığını resmen ilan etti. 26 Temmuz 1909’da Rumlar Hanya kalesine Yunan başrağını çektiler. 1911’de 25 Girit Rum mebusu Yunan parlamentosu toplantılarına katılmak amacıyla Pire’ye doğru yola çıktılar.Fakat İngiliz donanmasına bağlı savaş gemileri bunu önleyerek Giritli mebusları tevkif etti. Balkan savaşından sonra Londra ve Bükreş Antlaşmalarıyla Girit’in Yunanistan’a ilhakı Osmanlı devleti tarafından resmen kabul edildi, böylece Girit meselesi kapandı.

Guam Doktrini: bkz. Nixon Doktrini

Gümrü Andlaşması, 2 Aralık 1920

Kurtuluş savaşı sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Ermenistan arasında imzalanan antlaşma. 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesinden sonra Osmanlı Devleti Kafkasya Cephesindeki birliklerini geri çekmek zorunda kalmıştı. Yeni kurulan Bolşevik rejiminden yardım alan Ermeniler 1920’de Doğu Anadolu’da bazı bölgeleri işgal etmişti. Doğu cephesi komutanı Kazım Karabekir karşısında yenglgiye uğrayınca barış görüşmeleri 22 Kasım 1920’de Gümrü’de başladı. Ermenistan Taşnak Hükümeti ile Türkiye arasında imzalanması planlanan Gümrük Anlaşması ile doğudaki harekat sona erdi. Kars sancağının bütünü, anlaşma öncesi Ermenistan’ın elinde bulunan Kulp (Tuzluca) kazası Türkiye topraklarına katıldı. Andlaşmanın 10. maddesiyle Ermenistan, Doğu Anadolu’da bir miktar toprağın Ermenilere verilmesini öngören Sevr Antlaşması’nı yok sayacağını kabul etti. Türkiye sınırları içinde Ermenilerin çoğunlukta bulunduğu hiç bir bölge olmadığı kabul edildi.

Gümrük Andlaşma ile Erzurum-Bakü demiryolu açıldı. Türkiye-Sovyetler arasında doğrudan bağlantı bu yolla sağlanarak Türkiye’nin bu devletten yardım alması kolaylaştı. Türk kuvvetleri doğudan emin bir şekilde güney ve batıda savaşma olanağı buldular.

Andlaşmanın imzalanmasından bir gün sonra Ermenistan, Kızıl Ordu’nun denetimine girince burada bir Sovyet Hükümeti kurulduğu için Gümrü Andlaşması onaylanamadı.

Güney Afrika’da Irkçılık: bkz. Aparthayd

Habeşistan Sorunu (Etiyopya Sorunu), 1935

Faşist İtalya’nın yeni sömürgeler elde etmek üzere uyguladığı emperyalist politikanın sonucu olarak Habeşistan’a yönelik saldırgan politikası. Ocak 1935’de Habeşistan, Milletler Cemiyeti’ne resmen başvurarak soruna el koymasını istedi. Habeşistan delegesi, M.C. statüsünde bu duruma ilişkin 15. maddenin uygulanmasını istedi. M.C. İtalya-Habeşistan anlaşmazlığını barışçı yollardan çözmekle görevli beş üyeden kurulu bir komite seçti. Beşler komitesinin hazırladığı bir öneri 6 Ekim 1935’te İtalya’nın Habeşistan’ın işgali ile rafa kalktı. İtalya’nın Habeşistan’ı işgalinde temel nedenler hızla artan nüfusunu bir sömürge elde ederek yerleştirmek ve geliştirmekte olan ekonomisine hammadde kaynakları bulma çabasıdır. Hızlandırıcı nedenleri ise gün geçtikçe güçlenen Habeşistan’ın İtalya’nın sömürgeleri Eritre ve İtalya’nın sömürgeleri Eritre ve İtalyan Somalisi üzerinde baskı yapması yanında Fransa ve İngiltere’nin daha çok Almanya’dan korktukları için İtalya’nın işgaline yumuşak bakmaları olarak sayılabilir.

Üyelerinden birine karşı girişilen bu açık saldırı karşısında toplanan M.C. Konseyi İtalya’yı saldırgan ilan ederek, üye devletlerden İtalya’ya karşı zorlama tedbirleri uygulamalarını istedi. Konsey kararına göre İtalya’ya stratejik nitelikte maddeler ve malzeme verilmeyecek, kredi açılmayacaktı. Ancak, zorlama tedbirleri başarılı olamadı. Özellikle Almanya, Habeşistan’ın işgali boyunca İtalya için yaşamsal önemi olan kömürü verdi. 1936 Mayıs’ında Habeşistan’ın işgali tamamlandı.

Sonuç olarak M.C.’nin uluslararası politikada etkin bir rol oynamadığını Habeşistan sorunundaki etkisizliğine bağlayan Almanya, kendi güvenliğini sağlamak gerekçesiyle Ren bölgesini işgal etti. Akdeniz’de İtalya tehlikesi gören İngiltere’nin desteğinde Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya’nın biraraya geldiği Akdeniz Paktı 1936’da kuruldu. Konjonktürel dengelerin hızla değişmesi Habeşistan Sorunu sırasında desteğini aldığı Almanya gibi Avrupa’da güçlü bir devletin desteğini arayan İtalya’nın Almanya ile yakınlaşmasını sağladı. Bu sorun Hitler-Mussolini ittifakının ilk adımını oluşturdu. Sonuç olarak 1936’da Berlin-Roma Mihveri kuruldu.

Haklar Bildirisi (Petition of Rights), 1628

İngiliz Parlamentosu’nun 1628’de yayınladığı belge. 1625’de 1. Charles’in tahta geçmesiyle İngiltere’deki siyasal mücadele bir iç savaşa dönüştü. Kral, parlamentoya danışmadan İspanya ve Fransa’ya savaş ilan etti ve bunu finanse edebilmek için de vergileri artırdı. Bunun üzerine İngiliz Parlamentosu 1628’de haklar bildirisini (Petition of Rights) yayınladı. Bu bildiride kralın yetkileri sınırlanarak, hukuksal sürecinden geçmeksizin kralın kimseyi suçlamayacağı, cezalandıramayacağı ve orduyu halka karşı kullanamayacağı belirtiliyordu. Kralın buna tepkisi büyük oldu, parlamentoyu dağıtarak 11 yıl boyunca toplanmamasını sağladı. Ancak vergi izni alabilmek için 1640’ta parlamentoyu tekrar toplantıya çağırmak zorunda kaldı.

Haklar Yasası (Bill of Rights), 1689

İngiliz Parlamentosu’nun 1689’da yayınladığı, egemenliğin artık parlamentonun eline geçtiğini bildiren yasa. 1689’da ilan edilen Bill of Rights ilkelerine göre: 1)Parlamento sık sık toplanacaktır. 2)Parlamento seçimleri serbest olacaktır. 3)Parlamento tam bir söz özgürlüğüne sahip olacaktır. 4)Parlamentonun kabul ettiği yasal kral da dahil herkesi bağlayacaktır. 5)Parlamentonun izni olmadan asker toplanamayacaktır. 6)Parlamentonun izni olmaksızın vergi toplanamayacaktır. Bu yasa ile parlamenter demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi 19. yy.’ın kilit ilkeleri önce İngiltere’de yerleşmiş ve uygulanmıştır.

Hatay Sorunu ve Antlaşması

Hatay’ın Türkiye ya da Suriye sınırları içine alınmasına ilişkin olarak ortaya çıkan sorun ve Türkiye’nin Suriye’nin mandateri olan Fransa ile yaptığı anlaşma (23 Haziran 1939). TBMM, Fransa ile imzaladığı Ankara İtilafnamesinde ulusal sınırlar içinde olmasına karşın Hatay’ı sınırların dışında bırakmayı politik koşullar nedeniyle uygun buldu. Antlaşmada yöre halkının çoğunluğunun Türk olduğu ve kültürel gelişmelerinin engellenmemesi gerekliliği açıkça belirtildi ve Türkçe’nin Hatay’da resmi dil olması sağlandı. Bu arada Hatay, San Remo Antlaşması uyarınca Fransız mandası altına alındı (25 Nisan 1920). Böylece Fransa, Hatay’da muhtar bir yönetim kurdu. 9 Eylül 1936’daki antlaşma ile Fransa’nın Suriye’deki mandasının sona ermesi, Hatay sorununu tekrar gündeme getirdi. Antlaşmanın Fransa’nın tüm hak ve görevlerini Suriye’ye devretmesini belirten 3. maddesi, Hatay’ın Suriye sınırları içinde kalmasına ve Türk halkın durumun tehlikeye düşmesine neden oluyordu. Bunun üzerine Türkiye, sorunun Milletler Cemiyeti’nde görüşülmesini istedi. Konuyu gündemine alan Milletler Cemiyeti Fransa’nın izniyle İtalyan, Norveç ve İsviçreli 3 gözlemciyi Hatay’a gönderdi. Sorunun raportörlüğünü ise İsveç temsilcisi Sandler yaptı.

Hazırlanan raporda, İskenderun ve Antakya’nın içişlerinde bağımsız olması dışişlerinin ise bazı koşullara bağlı olarak Suriye tarafından yürütülmesi, bölgenin ayrı bir statü ve anayasa ile yönetilmesi, Suriye ile gümrük birliğinin kurulması, Türkçenin resmi dil olarak kullanılması, zorunlu askerlik kuralının uygulanmaması, bölgenin silahlandırılmaması, toprak bütünlüğünün Fransa ve Türkiye tarafından garanti edilmesi ilkeleri yer alıyordu.

Milletler Cemiyeti bu raporun ardından Hatay’a özel bir yönetim tanıdı (27 Ocak 1937). Ancak raporda yer almadığı halde Türkçe’nin yanı sıra Arapça da resmi dil olarak kabul edildi. Ardından, Türkiye ile Fransa arasında Cenevre’de Hatay’a ulusal bütünlük kazandıran antlaşma imzalandı (29 Mayıs 1937). Aynı gün Milletler Cemiyeti Hatay’ın anayasasını onayladı. Buna göre Hatay’a ilişkin statünün 55, anayasanın 37 maddesi vardı. Statüye göre, anayasa hükümleriyle statü hükümleri arasında aykırılık olması durumunda statü hükümleri uygulanacaktı. Türkiye uygulamaya hemen geçilmesini istediği halde, Fransa’nın kışkırttığı Araplar uygulamalarına karşı çıktılar. Bu nedenle statüde ve anayasada öngörülen seçimler gecikti. Ayrıca Milletler Cemiyeti’nce görevlendirilen komisyonun önerisi, seçim sistemini saptırdığı gerekçesiyle, Türkiye tarafından kabul edilmedi. Seçim sistemi Milletler Cemiyeti’nce değiştirildi. Seçimlerin güvenliğinin sağlanması konusunda Türkiye ile Fransa arasında çıkan uyuşmazlık 3 Temmuz 1938’de askeri bir antlaşma ile sona erdi. Antlaşma uyarıca görevlendirilen 6.000 kişilik güvenlik kuvvetinden 1000’i Hatay’dan, geriye kalanı da eşit güçle Türk ve Fransız kuvvetlerinden sağlanacaktı. Ayrıca taraflar 29 Mayıs 1937 antlaşmasında belirtilen görevleri yerine getirmeyi kabul ettiler.

Yapılan seçimlerden meclisin 40 üyeliğinde 22’sini Türkler kazandı (22 Ağustos 1938). Meclis, 2 Eylül 1938’deki ilk toplantısında, “Hatay devleti”nin kuruluşunu ilan etti ve Tayfur Sökmen devlet başkanı oldu. Hatay sorunu, Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve bağımsızlığının Türkiye tarafından kabul edilmesi üzerine son buldu (23 Haziran 1939). Antlaşma görüşmelerini Türkiye adına Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu ile Fransa’nın Ankara Büyükelçisi Rena Massigli yönetti. Antlaşma 30 Haziran 1939 tarihli ve 3658 sayılı kanunla kabul edildi. Bu arada Hatay meclisi olağanüstü bir toplantı ile Türkiye’ye bağlanma kararı aldı (29 Haziran 1939). Böylece, Türkiye ile Hatay arasındaki sınırlar kalkacak, Fransız kuvvetleri bölgeden çıkacak, Hatay vatandaşları Türk vatandaşlarının haklarını kazanacaktı. Ayrıca Türkiye kendi sınırları içinde, Fransa Suriye sınırları için komşu devletlerin güvenlik ve rejimlerine yönelmiş hareketleri önlemeyi kabul ediyordu. TBMM 30 Haziran 1939’da yaptığı toplantısında Hatay’ın Türkiye’ye katılışını kabul etti.

Havana Konferansı: bkz. Dünya Ticaret Örgütü

Hellenizm

Grek Uygarlığı’nın zamanla Doğu’nun düşünce ve davranışlarını içererek, bu kalıplar içerisinde erimeye başlamasıyla Hellenizm dönemi başlamıştır. M.Ö. 4. yy’ın ortalarından başlayarak, Makedonya Kralı İskender Grek kültürünü genişletmiştir. M.Ö. 334’te Çanakkale Boğazını geçerek Asya’ya girmiş, Suriye ve Mısır’ı işgal etmiş, sonra da İran’a ve Keşmir’e kadar yayılmıştır. Grek Medeniyeti’nin yayılışı 2 evreye ayrılabilir. Birincisi bir Hellenleştirme evresidir. Yeni siyasi, felsefi, teknik kavramların yaratıldığı bu evre Yunan-Makedon dünyasından bağımsız, ancak Yunan-Makedon Uygarlığının Asya ve Kuzey Afrika’daki yansıması olarak görülür. İkinci evre, Doğu Uygarlığının Batı’ya maddi ve manevi bakımından üstün gelmesiyle belirgindir. Roma’nın Hellenistik siyaset düzenini yıkmasına kadar sürmüş, Yunan kültürü bu evrede bütün Akdeniz’e yayılmıştır. Hellenistik dönemde ortak bir eğitim, sınırları aşarak, birçok ülkenin aydınlarını birleştiren bir kültürü yaymıştır. Hükümdarların bilim ve sanat koruyuculuğu bilginin değerini artırmış, Yunan felsefesi eski canlılığını yitirmekten kurtulmuştur. Bu gösterişli bir lüks ve konfor dönemi, Yeni Eflatunculuk şeklini alarak, Roma imparatorluğu döneminde de rol oynamış, imparatorluğun Hristiyanlaşmasıyla yok olmuştur.

Helsinki Anlaşması (Helsinki Accord), 1975

1975’te Helsinki’de, Avrupa’da Doğu ile Batı arasında barış ve istikrarı sağlamayı amaçlayan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’nın sonucunda imzalanan temel bir diplomatik anlaşma. Helsinki son senedi olarak da bilinen anlaşma, NATO ülkelerini, Varşova Paktı uluslarını ve onüç tarafsız ve bağlantısız Avrupa uluslarını içeren otuzbeş adet katılımcı tarafından imzalanmıştır. Anlaşma dört bölüme ya da “sepete” ayrılmıştır. Birinci sepet, güven yaratıcı önlemler kurumununun da dahil olduğu devletler arasında ilişkilere ve spesifik sorunlara rehberlik eden temel ilkeleri içeren Avrupa’nın güvenlik konuları ile ilgilidir. İkinci sepet, ekonomi, bilim ve teknoloji ve çevre alanlarında işbirliğini öngörmektedir. Üçüncü sepet, insan haklarını, kültürü, eğitimi, ve Avrupa çapında insan, düşünce ve bilginin serbest akımını da içeren insancıl çabaların arttırılması konusunda işbirliğini öngörmektedir. Bazen dördüncü sepete atfedildiği üzere, anlaşma aynı zamanda, katılımcı devletleri “Konferans’ta önayak olunan çok-taraflı sürecin devam ettirilmesi” konusunda izleme konferanslarına çağırmayı da öngörmektedir. Önemli izleme konferansları Belgrad’da (1977), Madrit’te (1980) ve Viyana’da (1987) düzenlenmiştir.

Helsinki Antlaşması, tüm Avrupalı uluslara ve ABD’ye Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası statükosunu kabul ettirmek ve tüm Avrupalı uluslararasında işbirliği ve anlayış programlarını geliştirmek suriteyle Doğu ile Batı arasındaki düşmanlığı azaltması nedeniyle önemli bir çaba olmuştur. Bu anlaşma, bir andlaşmadan çok sadece bir diplomatik anlaşma olmasına ve bu nedenle de uluslararası hukuk açısından herhangi bir bağlayıcılığı olmamasına rağmen, katılımcı ülkeler arasında işbirliği imzalanmasından sonra bazı yararlı sonuçlar ortaya çıkmıştır. Sözgelimi Sovyet yönetimi, Helsinki’den sonra artan bir şekilde Yahudi göçmenlerine izin vermiştir. Alman Demokratik Cumhuriyeti af ilan etmiş ve pek çok siyasal tutukluyu serbest bırakmıştır. Avrupalı katılımcı ülkeler, çevre koruma alanında, hava kirliliği ile mücadeleyi amaçlayan bir konvansiyon imzalamışlardır. Ama aynı zamanda bazı hareketler Helsinki Anlaşması’nın prensiplerini reddetmiştir ve 1979’da Sovyetler’in Afganistan’ı işgal etmesinden sonra Doğu ile Batı arasındaki ilişkiler kötüleşmiştir.

Hindistan-Pakistan Çatışması (Indo-Pakistani Conflict)

Hindistan ve Pakistan devletleri arasında, kökeni çok eskilere dayanan anlaşmazlıklar nedeniyle süren mücadele. İki ülke arasındaki sorunların kökenleri, tarafların iki ayrı devlet olarak ortaya çıkışları ile yakından ilgilidir. Başlangıçta Hindu yarımadasındaki İngiliz Sömürge yönetimine karşı Hindu egemenliğindeki Ulusal Kongre Hareketi içinde yer alan Müslümanlar, Hindu çoğunluğunun hakimiyetindeki bir devlet içerisinde olmak istemedikleri için, bir süre sonra Muhammed Ali Cinnah’ın önderliğinde bu hareketten ayrılarak bağımsız bir devlet oluşturma çabalarına girişmişlerdir. Böylece ortaya çıkan Pakistan ve Hindistan devletleri, bölgedeki etnik ve dini birliği sağlayamadılar ve 1948’de birbirleri ile çatışmaya başladılar. İki ülke arasında ilk çatışma nedeni sayılan Keşmir Sorunu ile birlikte, tarafların yolları birbirinden iyice ayrıldı. Çünkü Pakistan Bağdat Paktı’na girdi, Hindistan da Bağlantısızlar Hareketi’nin öncü üç devletinden birisi oldu.

1963 yılında nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan Keşmir’de Hindular ile Müslümanlar arasında yeniden baş gösteren çatışmalar, 1965 Ağustos’unda bir Hindistan-Pakistan savaşına dönüşmüştür. Hindistan’ın ağır bastığı bu mücadele Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ateşkes kararına tarafların uyması sonucu bulundurulabilmiştir. Taraflar arasıda beş-altı yıl süren barış dönemi 1971 yılı başlarında Doğu Pakistan’ın Bangladeş adı ile bağımsızlığını ilan etmesi sonucu yeniden bozulmuştur. 1971 sonlarında taraflar arasında savaşın patlak vermesi üzerine, Hint orduları Doğu Pakistan’a girmişler ve buradaki Pakistan kuvvetleri de teslim olmuşlardır. Bu dönemden sonra iki ülke arasında doğrudan bir çatışma görülmemek ile beraber Pakistan’ın Hindistan’daki ayrılıkçı Sih azınlığı desteklediği görüşünden kaynaklanan gerginlikler olmaktadır. Son zamanlarda Keşmir Sorunu’nun tırmanması iki ülke arasındaki ilişkileri gerginleştirmiştir.

Hitler, Adolf: bkz. Nazizm

 

Hünkar İskelesi Antlaşması, 1833

Osmanlılar ve Ruslar arasında yapılan antlaşma (8 Temmuz 1833). Osmanlı padişahı Mahmut II, Mısır’da Mehmet Ali Paşa’nın ayaklanması sonucu, devletin güvenliğini tehlikeli görmeğe başladı. Fransa, Mehmed Ali Paşa’yı tutuyor. İngiltere ise tereddütlü davranıyordu. Bu durum üzerine padişah, Tuna kıyılarındaki otuz bin kişilik Rus birliğinin İstanbul’u korumak için gönderilmesini istedi. Rusya bu isteği memnuniyetle kabul edince padişah, Mehmet Ali Paşa ile uzlaşmak için yeni çereler aramaya başladı. Fakat Fransa bu teşebbüsleri boşa çıkardı. Böylece amiral Lazenev’in kumandasında dokuz savaş gemisinden kurulu Rus filosu, Karadeniz boğazını geçerek Büyükdere önünde demirledi. Durumu kendi çıkarlarına uygun bulmayan Fransa ve İngiltere, bu defa Mehmet Ali Paşa ile Osmanlı padişahının arasını bulmak için çalışmaya koyuldular. Fransa amiral Roussin’i, İngiltere ise Lord Ponsonby’i bu iş için görevlendirdi. Sonuçta Mehmet Ali Paşa ile padişah arasında Kütahya Barışı imzalandı (14 Mayıs 1833). Kütahya Antlaşması, Mısır valisi ile olan antlaşmazlıkları çözümleyecek ilkelerden çok uzaktı. Geleceği güvenlik altına almak isteyen Mehmet Ali’nin teklifini olumlu karşılayan çar, ittifak fikrini kabul etti. Böylece Hünkar İskelesi Antlaşması imzalandı. Antlaşma bir önsöz, altı açık ve bir gizli maddeden meydana geliyordu.

Önsözde, Osmanlılar ile Ruslar arasında kurulmuş olan barış sistemi ve bu antlaşmanın savunma düşüncesiyle hazırlandığına işaret ediliyordu. Birinci maddede, iki devletin sadece savunma kaygısıyla bu antlaşmayı yaptıkları, huzur ve güvenlikleri için birbirlerine yardımda bulunacakları belirtiliyordu. İkinci maddede, 1829 Edirne antlaşması ile bu antlaşmada geçen diğer maddeleri yeniden onanmaktaydı. Üçüncü madde, Osmanlılar, Rusya’dan yardım istedikleri takdirde, Rusya’nın karadan ve denizden, iki taraf arasında kararlaştıracak sayıda bir kuvvetle yardım edeceğine ilişkindi.

İkinci Dünya Savaşı, 1939-1945

İnsanlık aleminin gelmiş geçmiş büyük savaşıdır ve dünya strateji ve politika alanında meydana getirdiği değişiklikler de milletler için hayati önemde olmuştur.

Savaştan önce, Avrupa ve Asya’da bu yönde bir gidiş sezilmekte adım adım savaşa yaklaşılmaktaydı.

Avrupa’da Hitler’in 1933’de iktidara gelmesi ve Nasyonel Sosyalizm (kısaca Nazizim) adıyla devletçi ve milisliğe dayanan partizan rejim kurması, bu milletin savaş isteklerini gittikçe kuvvetlendirdi. Esasen, Birinci Dünya Savaşı sonunda mağlup Almanya’ya kabul ettirilen Versay Antlaşması, Almanlar için ağır hükümler getirmişti. Almanya bu hükümleri hiç bir zaman benimseyemedi ve fırsat buldukça çiğnedi ve silahlanmasını arttırdı. Öte yandan Hitler “Kavgam” (Mein Kampf) adlı eseriyle, Almanya milletine savaşa yönelecek bir felsefe aşılıyordu. Bu eserinde Hitler, Almanların hepsinin aynı bir ülkede ve aynı bir lider başkanlığında olmasını savunuyordu. Böylece “Ein Volk, Ein Reich, Ein Führer” parolası ortaya çıkmış ve Hitler, Avusturya’yı Çekoslavakya’nın Almanların yaşadığı Südetler bölgesini ve Polonya’da bazı yerleri istemekteydi. Hitler buraların Almanya’nın hayat sahası (Lebensraum) içinde olduğunu, ülkesinin sıkıştırıldığını ve doğuda hayat sahası bulunduğunu söylüyor ve doğuya yayılmayı (Drang Nach Osten) gerekli görüyordu. Nitekim savaşa kadar Avusturya’yı ilhak etti (Anschluss), Südetler’i aldı, Polonya’dan Almanya’nın Danzig bölgesine geçmek için arazi istedi (Danzing Koridoru) ve bu verilmeyince savaşa girişti.

Öte yandan İtalya da Afrika’da Habeşistan’a saldırarak 1936’da burayı kendisine ilhak etti. Akdeniz’de de eski Romalıların deyimi olan “Bizim Deniz” (Mare Nostrum) politikasına yönelmiş,Güney Türkiye, Yunanistan ve Arnavutluğu tehdit ediyor. Balkanlar ve Tuna bölgesiyle de ilgileniyordu. Nitekim 1939’da Arnavutluğu işgal etti, savaş sırasında da Yunanistan’a girdi.

Asya’da da, Japonya 1937’de Çin’e saldırmış ve bir kısmını işgal etmişti. Orada da için için bir savaş sürmekteydi. Japonya da “Güney Asya Orta Refah Alanı” ismiyle bir proje yapmış, bir çok Asya ülkesi üzerinde gözü bulunuyordu.

Bu üç devlet çeşitli antlaşmalarla aralarında bir blok (Mihver-Axis) kurdular ve İkinci Dünya Savaşı’nı bir arada yürüttüler.

Mihvere karşı da müttefikler (Allied Powers) denilen İngiltere, Fransa ve diğer birçok batılı ülke bir blok kurmuştu. 1941’de Rusya, Almanya’nın saldırmasıyla ve ABD’de Japonya’nın kendisine Pearl Harbour’da saldırması ile müttefiklere katıldıla. Zamanla Birleşmiş Milletler şeklini alan bu blok ülkeleri sayısı 56’ya kadar varmıştır.

İkinci Dünya Savaşı, 1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’ya saldırısı ile başlamış, diğer devletlerin katılmaları ile 5 yıl sürmüş, 7 Mayıs 1945’de Almanya’nın teslimi ile Avrupa’da son bulmuş, 2 Eylül 1945’de de Japonya’nın teslim oluşu üzerine tamamen bitmiştir (Türkiye de 23 Şubat 1945’de Almanya ve Japonya’ya savaş ilan ederek müttefikler yanında yer almış, fakat çatışmalara fiilen girmemiştir).

Almanya, Polonya’ya girdiğinden kısa bir süre sonra Ruslar da Polonya’yı doğudan işgale başlamışlar ve bir kısmını almışlardır. Ruslar ayrıca Finlandiya ile savaşa girmişlerdir.

Hızlı bir yıldırım savaşı (Blitzkrieg) stratejisiyle Almanlar, batıda da Fransa, Belçika, Hollanda, Danimarka, Nosveç’i işgal etmişlerdir. Afrika’ya da atlayarak (Afrikakorps) Mısır’a doğru süratle ilerlemişler, bir yandan da Yugoslavya, Yunanistan, Macaristan, Bulgaristan ve Romanya’ya kadar Balkanları da hakimiyetleri altına almışlardır. Bu arada İtalya’da savaşa katılmış bulunuyordu ve Arnavutluğu işgal etmiş, Yunanistan ve Afrika’da da İtalyan kuvvetleri bulunmaktaydı.

1941 yılı bu dünya savaşında çok önemli bir yıl olmuştur. Zira, 22 Haziran 1941 günü Alman Orduları bu kez de Rusya’ya saldırmışlar (Barbarossa Harekatı) ve Alman-Rus savaşı başlamıştır.

Öte yandan 1941 Aralık ayı başında da Japonya Pearl-Harbour’da ABD’nin Pasifik Filosu’na saldırmış ve böylece her iki ülke desavaşa katılmışlardır. Japonya başlangıçta önemli başarılar sağlayarak Filipinler, Hindiçini, Endonezya ve daha bir çok kesimleri işgal etmiştir.

Ancak, ABD’nin müttefikler yanında savaşa katılmasıyla kendisinin tehlikesiz yerde bulunup sanayinin savaş amacıyla geliştirmesi ve müttefiklere (özellikle İngiltere ve Rusya’ya) geniş ölçüde yardımı arttırması sonucu, diğer ülkeler de kuvvetlerini artırarak savaş talihi yavaş yavaş tersine dönmüş, Alman, İtalyan ve Japon kuvvetleri her tarafta geriye sürülmeye başlamıştır.

Özellikle, Rusların Stalingrad’da direnmeleri Almanları çok sarsmış ve Ruslar ilerlemeğe başlamıştır. Öte yandan, Afrika’da da Mısır civarındaki El-Alemeyn savaşı ile Alman ilerlemesi durdurulmuş ve yavaş yavaş geriye gidiş başlamıştır. 1942’de Amerikan ve İngiliz kuvvetlerinin Kuzey Afrika’ya çıkarma yapmaları ile buralardaki Alman kuvvetleri büsbütün zor duruma girdiler. 1943’de ise müttefik kuvvetler İtalya’ya Sicilya çıkarmasını yaparak, savaşı artık Avrupa’ya doğru Almanya yönüne döndürdüler. Müttefiklerin İtalya’yı işgale başlamaları sonucu Almanlar çekildi ve Mussolini devrilerek, 1944’de İtalya mütareke yaparak teslim oldu.

Rusya, Almanlarla çarpışan kuvvetlerinin yükünü hafifletmek için batıdan da müttefiklerin Avrupa’ya saldırmasını istemekteydi. Böylece bir “İkinci Cephe” açılacaktı. Müttefiklerin (Overlord Harekatı) Kod ismiyle andıkları bu plan da 6 Haziran 1944’de General Eisenhower’in yönetiminde gerçekleşti ve Fransa kıyılarında Normandiya’ya büyük bir çıkarma yapıldı. Artık savaş Almanya için çok kötü günler hazırlıyordu ve her yöndenhızlı bir gerileme ile bütün alınan topraklar elden gidiyordu. Özellikle, savaşın Alman topraklarına intikali ileşiddetli direnme başladı ise de Almanya’nın bir kısmı müttefiklerin, bir kısmı ile Berlin’de Rus kuvvetlerinin eline geçti. Hitler intihar etti. Amiral Dönitz devlet başkanı oldu ve 7 Mayıs 1945’de Almanya Reims’de kayıtsız şartsız teslim anlaşmasını imzalayarak savaş Avrupa’da sona erdi.

Pasifik’teki savaşta da Japonların başlangıçta yayılmalarından sonra, özellikle deniz-hava savaşları yoğunlaştı ve Coral Sea, Midway, Leyte gibi yerlerdeki savaşlarda Japon donanma ve hava kuvveti ağır kayıplar verince, Amerikan kuvvetleri “kurbağa sıçraması” denilen bir taktikle Pasifik adalarını birer birer almağa başlayıp Japonya’ya doğru ilerlemeğe başladılar. Okinwa adasında büyük bir kara savaşı oldu. Japon gerilemesi de iyice başlamıştı. Bu arada Avrupa’da savaş bitti. Fakat Pasifikte Japonya direnmeğe devam ediyordu. Nihayet, 05 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya ilk atom bombası atıldı. 8 Ağustos’ta Rusya da Japonya’ya savaş açtı. 9 Ağustos’ta da Nagasaki üzerinde ikinci atom bombası atıldı ve 14 Ağustos 1945’te Japonya da kayıtsız şartsız teslim oldu. Böylece İkinci Dünya savaşı sona erdi Hiroşima’da 60 bin ve Nagasaki’de 36 kişi atom bombasından ölmüştür.

Bu savaş sırasında yoğun askeri harekatın yanısıra önemli diplomatik temas ve konferanslar da yapılmıştır.

İlk önemli olay, Hitler’in 19 Temmuz 1940’da yardımcılarından Hess’i İngiltere’ye gizlice gönderip barış teklif etmesidir. Bu teklif İngilizlerce kabul olunmamıştır.

1941 Ağustos’unda, Roosevelt ile Churcill Atlantikte bir savaş gemisinde buluşarak, “Atlantik Yasası” (veya beyannamesi) (Atlantic Charter) denilen belgeyi imzaladılar. Beyannamenin esas prensipleri özgürlük ve demokrasinin korunması hakkındaydı ve sonraları Birleşmiş Milletler Andlaşmasının temeli olmuştur. Aynı yıl sonlarında, Washington Roosevelt ile Churcill tekrar buluştular.

1 Ocak 1942’de Almanya’ya karşı savaş açmış bulunan 26 devletin imzası ile Washington’da “Birleşmiş Milletler Beyannamesi” isimli belge imzalandı ve Atlantik Yasasındaki prensipler kabul olunarak, son zafer kadar savaşın sürdürülmesi kararlaştırıldı. 18-20 Temmuz 1942’de, Londra’da İngiliz-Amerikan Konferansında, Kuzey Afrika’ya öncelikle bir çıkarma yapılması ve Avrupa’da açılacak ikinci cephe için çıkarmanın da 1943 yılında alınması kararlaştırıldı.

30 Ocak 1942’de, Adana’da Türk Cumhurbaşkanı İ. İnönü ile Churcill görüştüler ve Türkiye’nin savaşa katılması konuşuldu. İnönü ihtiyatlı davrandı ve önce önemli askeri malzeme yardımı istedi.

12-26 Mayıs 1943’de Washington’da Churcill ile Roosevelt arasındaki konferansta, İtalya’ya çıkarma yapılması, Avrupa’daki ikinci cephenin açılması ve savaş sonrasında kurulacak Avrupa ve dünya düzeni haklarında kararlar alındı. Aynı yılın Ağustos’unda, Churcill ile İngiliz ve ABD Genelkurmayları arasında “Overlord” kod ismiyle ikinci cephe ve “Anvil” ismiyle Sicilya çıkarması planları kesinleşti.

19-30 Ekim1943’de Moskova Konferans’ında 3 müttefik Dışişleri Bakanları (Hul, Eden ve Molotov) ikinci cephenin açılması, savaş sonrasında sürdürülecek işbirliği, büyük devletlerin nüfuz sahaları, kolonilerin geleceği, savaş suçlularına yapılacak işlemler gibi konuları görüştüler. Aralarında bazı anlaşmazlıklar belirdi.

1943 yılı 22-26 Kasım tarihlerinde Ruslarla Tahran’da görüşmeye orturmadan önce, Roosevelt, Churcill ve Çan Kay Şek aralarında Kahire Konferansını yaptılar.

28 Kasım-1 Aralık 1943 Tahran konferansında Roosevelt, Churcill ve Stalin biraraya gelerek şu ana konularda karar aldılar; İkinci cephenin açılması, Türkiye’nin savaşa girmesi, dünyanın savaş sonrası düzeni, Polonya’nın geleceği, Müttefik çıkarmasının Fransa’ya yapılması gibi konularda oldu. Tam bir anlaşma görülemedi.

4-6 Aralık Kahire toplantısında, Churcill ile İ.İnönü Türkiye’nin savaşa katılmasını tekrar görüştüler. Churcill biran önce Türkiye’yi savaşa sokmak arzusundaydı, fakat İnönü ihtiyatlı davranmaktaydı.

1944 yıl 21 Ağustos-7 Ekim arası Amerika’da Dumbarton Oaks Konferansı yapıldı ve gelecekte kurulacak Birleşmiş Milletler Teşkilatının esasları saptandı.

9-20 Ekim’de de Churcill ve Stalin Moskova Konferansında, Balkanlardaki nüfuz bölgeleri, Montrö Boğazlar Sözleşmesinin değiştirilmesi gibi konuları görüştüler. Polonya’nın sınırları konusunda anlaşmazlık oldu.

4-11 Şubat 1945’te, Yalta Konferansında Roosevelt, Churchill, Stalin toplanarak, Uzakdoğudaki durumun geleceği, Almanya’nın geleceği, savaş tazminatları, Birleşmiş Milletlerin kuruluşu, Polonya meselesi İran ve Boğazlar konularını görüştüler. Bu konferans savaş sonrası dünyasının geleceği için çok önemli olmuştur. Bazı yazarlar buna “dünyanın taksimi konferansı” demektedirler. Ruslar bu konferansta kendi lehlerine birçok kararlar çıkardılar. Bu toplantıda, ABD ile Rusların savaş sonrasındaki nüfuz ve çıkar bölgelerini saptadıkları ve ileri sürülmektedir.

17 Temmuz-2 Ağustos Potsdam Konferansında, ABD, İngiliz ve Sovyet liderleri tekrar biraraya geldiler. Ancak, Roosevelt ölmüş yerine Truman geçmişti ve İngiltere’yi Churcill temsil etmekteyken bu sıradaki seçimleri kaybettiğinden yeni Başbakan Atlee onun yerine devam etti. Rusya’yı ise gene Stalin temsil etmekteydi.Bu konferansta Almanya’ya yapılacak muamele hakkında Yalta’da alınmış olan kararlar tekrar teyid edilmiş ve şimdilik bir hükümet kurulmaması, ekonomik ve endüstriyel büyük karteller, töristler ve sendikaların dağıtılması, ve savaş sonrası üretiminin kısıtlanması öngörülüyordu. Doğu Prusya’daki Königsberg ve civarı Rusya’ya bırakılıyordu. Polonya’nın batı sınırı Oder-Neisse hattı oluyor, Çekoslovakya, Macaristan ve Polonya’daki Almanlar için de Almanya’ya göç kararı alınıyordu.

Böylece bu konferans Almanya’nın geleceği ve doğu Avrupa ülkeleri için önemli neticeler yaratmıştır. Topyekün savaş (total war) niteliğindeki İkinci Dünya Savaşı, askerlik tekniği yönünden de çok önemli sonuçlar vermiştir. Tank ve zırhlı raçlar çok geniş ölçüde kullanılmış, hava kuvvetleri de hayati önemde olduklarını ispatlamışlar ve en büyük rolü oynamışlardır. Denizaltı savaşları da bu silahın etkinliğini ortaya koymuştur. Ayrıca uçak gemileri Pasifik savaşında, bunların gelecek için ne kadar kıymetli ve vurucu bir silah olduğunu ispatlamıştır.

Denizden karaya yapılan Normandiya ve Pasifik çıkarmaları ise askerlik alanında yeni bir amfibik harekat devri açmıştır.

“Pilotsuz uçak” denilen V-1 ve V-2 Alman füzelerinin de kullanıldığı bu savaşın en önemli askeri neticesi kuşkusuz, atom bombasının yapılması ve kullanılması olmuştur.

İkinci Dünya Savaşında uğranılan kayıplar olağanüstü derecede önemli olmuştur. Bazı kaynaklara göre savaş masrafları 1.5 trilyon Dolar olmuş, diğer bazı kaynaklar ise uğranılan tahribat ile maddi kaybın 4 trilyon Dolar olduğunu hesaplamışlardır.

Bu savaş boyunca (1939-45) çeşitli ülkelerde 110 milyon kişi silah altına alınmıştır. Bunların 27 milyonu savaşta cephelerde kırılmış, 25 milyon kişi de cephe gerisinde sivillerden ölmüştür (Bu rakamın 5-6 milyonu Nazizmin yürüttüğü ırkçılık olayları neticesi yokedilen, büyük çoğunluğu yahudi olan halktır). Savaşta en ağır kayıplar Rusya’nın (17 milyon) ve Almanya’nın (6 milyon) olmuş, ABD ise 259 bin kayıp vermiştir.

İkinci Dünya Savaşı bina ve yerleşme merkezlerinin tahribi bakımından da insanlığa felaketler getirmiştir. Örneğin Almanya’da 1.6 milyon ev yıkılmış (7.5 milyon kişi evsiz kalmış), Rusya’da ise 6 milyon ev yıkılmış ve 1710 şehir ve kasaba ile 70 bin kadar köy tahrip olmuştur.

İkinci Dünya Savaşından önemli miktarda toprak kazanarak çıkan tek ülke Rusya olmuştur. Finlandiya’dan parçalar, Estonya, Letonya, Litvanya, Doğu Prusya’nın bir kısmı, Polonya’dan Çekoslovakya’dan ve Romanya’dan parçalar alarak toplam 475 bin km. kare toprak ve buraların 24 milyonluk nüfusunu almıştır.

Savaş sonucu, Almanya, Doğu ve Batı olarak iki parçaya ayrılmış, doğu Avrupa ülkelerinde (Polonya, Romanya, Macaristan, Çekoslovakya, Bulgaristan, Arnavutluk) komünist rejim kurulmuş, Çin’de yıllardan beri süren komünist ihtilal birkaç sene içinde başarıya ulaşarak, bu ülke de komünist rejimi benimsemiştir.

Savaş sonrasından Batılı ülkelerde büyük sayıda asker terhis etmişler ve artık Birleşmiş Milletler’in dünya düzenini sağlayacağını düşünmüşlerdir.

Ancak, çıkan çeşitli pürüzlü konular ve gerginlikler ile “Soğuk Savaş” denilen döneme girilmiş, yeniden askeri ve siyasi bloklaşmalar (NATO ve Varşova Paktı) ile silahlanma yarışına ve özellikle nükleer silahların geliştirilmesine önem verilmiştir.

Savaş sonrasında, 1947’de Paris Barış Antlaşmalarıyla, Müttefiklerle İtalya, Finlandiya, Bulgaristan, Macaristan ve Romanya arasında barış yapılmıştır.

Japonya ile de 1952’de San Fransisco Barış Antlaşması imzalanarak Amerikan işgali sona ermiş ve bu ülkeye yeniden bağımsızlık verilmiştir.

Almanya ikiye bölünmüş ve ayrı ayrı devletler halini almış bulunduklarından, bir barış antlaşması imzalanması mümkün olamamıştır.

Savaştan sonra Nürnberg’de bir Müttefik askeri mahkemesi Nazi harp suçlularını yaralayarak idama ve ağır hapis cezalarına mahkum etmiştir.

İnfitah Politikası: bkz. Açılma Politikası

İngiliz-İran petrol anlaşmazlığı

İran Hükümetinin 1951’de petrol endüstrisini devletleştirmesiyle başlayan sorun. İran petrollerini İngiliz petrol şirketi Anglo-Iranian Oil Company işletiyordu ve hisselerin çoğunluğunu da elinde bulunduruyordu. İşletme hakkını veren anlaşma 1933’te imzalanmıştı. İran Hükümeti İngiltere’nin bu şirketi bir siyasal baskı aracı olarak gördüğünü ileri sürdü. Bu arada şirket, İngiliz donanmasına petrol sağlarken, İran’da İranlılara iş olanakları yaratmakta, çalışma şartlarını iyileştirmemekteydi. 1949’da yapılan ikinci anlaşma İran kamuoyunda büyük tepki doğurdu. Ulusal cephe hareketinin lideri Dr. Muhammed Musaddık başbakanlığı ele geçirdi ve petrol endüstrisini devletleştirme girişimleri başladı. Bu, denetimi elinden bırakmak istemeyen İngiltere ve Batı’nın tepkisine yol açtı. Devletleştirme yasası İngiliz şirketini feshetmişti. Aslında anlaşmazlık şirket ile İran hükümeti arasındaydı ama işin içine İngiliz Hükümeti de girdi. İngiltere’nin uyguladığı ekonomik ambargo, ABD ile Dünya Bankasının verdikleri krediyi kesmeleri İran’ı büyük bir ekonomik sıkıntıya soktu ve Dr. Musaddık 1953’te düşürüldü. 5 Ağustos 1954’te yeni bir petrol anlaşması imzalandı. 8 yabancı şirketten oluşan bu konsorsiyum İran petrollerini işletecekti. İngiliz Anglo-İran’ın Oil Company’nın hissesi %40, Hollanda’ya ait royal Dutch şirketinin %16, Fransız şirketinin %6 ve geriye kalan 5 ABD şirketinin herbirinin de %8’er hissesi olacaktı ve karın %50’si İran’a verilecekti.

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi: bkz. İnsan Hakları

İnsan Hakları Evrensel Koruma Sözleşmesi: bkz. İnsan Hakları

İnsan Hakları Evrensel Sözleşmesi: bkz. İnsan Hakları

İran Devrimi (Iran’s Revolution)

4 Kasım 1979’da Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin önderliğindeki islamcılar tarafından İran halkının büyük desteğini de arkalarına alarak İran Şahı Rıza Pehlevi’nin iktidardan düşürülmesidir. İran Şahı, ABD’nin müttefiki olduğu için Başkan Carter İran’ın ABD’deki 12 milyar dolar tutarındaki varlığını dondurmuş ve Şah döneminde kararlaştırılmış olan silah ve askeri araçların satışını durdurmuştur. Humeyni hükümeti daha sonra pek çok Batılı ülke gibi ABD’yi “Büyük Şeytan” olarak nitelendirip bu ülke ile diplomatik ilişkilerini kesmiştir. Ardından, 14 Aralık 1979’da Tahran’daki ABD Büyükelçiliğindeki diplomatlar rehin alınmıştır. Rehineler Ocak 1981’den sonraki ABD Başkanı Ronald Reagan’ın göreve başlama töreni sırasında serbest bırakılmışlardır.

Irangate

İran-Irak savaşı sırasında ABD’nin İran’a gizlice yaptığı silah satışının ortaya çıkmasıyla başlayan skandal. İran İslam Devrimi ve Rehineler Olayı sonucu İran ve ABD ilişkileri gerginleşmiş, bu, ABD’nin İran’la diplomatik ilişkilerini kesmesine kadar varmıştır. 1980’de başlayan İran-Irak savaşında, ABD savaşa girmemekle birlikte bazı çatışmalarda yeralmıştı. Savaş sırasında Kongrenin aldığı kararların dışına çıkılarak İran’a gizlice silah satışı yapıldığı 1986 Kasım’ında ortaya çıktı. Başkanlık Özel Araştırma Kurulu (Tower komisyonu olarak da adlandırılır) Ulusal Güvenlik Konseyi’nin bu skandalla bağlantısını araştırma görevini aldı. Tower Komisyonu Raporu’nun açıklanmasıyla Beyaz Saray danışmanlarında Donald Reagen istifa etti. Delil yetersizliği nedeniyle, Başkan Ronald Reagan’ın bu olayla ilgili kişisel sorumluluğunun bulunmadığı anlaşıldı. Irangate skandalı 1989’da sonucu bağlandı. Ulusal Güvenlik Konseyi üyelerinden eski deniz yarbayı Oliver North, Kongre çalışmalarını engellemek, illegal yollardan para almak ve Beyaz Saray belgelerini yok etmekten suçlu bulundu.

İran-Irak Savaşı (Iran-Iraq war), 1980-1988

İran ve Irak arasındaki savaş. Irak Hava Kuvvetleri’nin Tahran havaalanı da dahil olmak üzere bazı İran havaalanlarını bombalaması ve bunun sonucunda İran’a ait petrol alanlarında ve havalanı tesislerinde ciddi hasarın ortaya çıkmasından sonra 22 Eylül 1980 tarihinde resmen başlamıştır. Savaş, Irak’ın Ağustos 1988’de Birleşmiş Milletler kararını kabul etmesi ile sona ermiştir. ABD, İran birliklerinin hareketleri ve muharebe düzenleri konusunda Irak’a istihbarat yardımında bulunmak suretiyle, bu savaşta etkin bir rol oynamıştır. İran, 4 Kasım 1979’da Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nde 62 Amerikalıyı rehin almış ve ABD’nin İran’daki bu yeni İslamcı rejim ile herhangi bir diplomatik ilişkisi olmamıştır. ABD önderliğindeki Batılı ülkeler Şii İslam düşüncesinin Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün, Kuveyt ve Emirlikler’e yayılmasından endişe etmiştir. Bu bölge, coğrafya (bölgede Sovyet yayılmasına karşı stratejik bir denge) ve petrol açısından uluslararası düzeyde önem arzetmektedir. Savaşta, zehirli gaz ilk kez Iraklılar tarafından kurbanlar arasında çocuk yaştaki gençlerin çoğunlukta olduğu İranlılara karşı kullanmıştır. Her iki taraf da bir-iki milyon civarında ölü verdiklerini iddia etmişlerdir.

Bu savaş, üçüncü dünya ulusları arasında ortaya çıkan gerçek anlamdaki ilk önemli savaştı. Savaş boyunca ABD Irak’a yardım ederken, İsrail de silah ve savaş aracı satmak suretiyle İran’a yardım etmiştir. Türkiye, bu iki komşusu arasındaki savaşta tarafsız kalmaya gayret etmiş ve her iki ülke ile olan ilişkilerini kesintiye uğratmamıştır.

İran-Irak Şattülarap Andlaşması: bkz. Cezayir Andlaşması

İsrail-Arap Çatışması: bkz. Arap İsrail Savaşları

İsrail’in Kuruluşu Sorunu

1917 Balfour Bildirisi ile İngiliz Dışişleri Bakanı’nın Filistin’de Yahudiler’e bir “ulusal yurt” kurulması çabasının İngiliz Hükümeti tarafından destekleneceğini açıklamasıyla başlayan ve burada 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsız bir İsrail Devleti’nin kurulmasıyla sona eren gelişmeler. Siyonistler bu bildiriden sonra diğer İtilaf Devletleri’nin de bu deklarasyona katılması için çalışmışlardır. Fransa 1918 Şubat’ında, İtalya ise hemen sonra desteklerini açıkladılar. 1. Dünya Savaşı bittikten sonra yapılan San Remo Konferansı ile Filistin, İngiliz “mandat” yönetimine bırakıldı ve burada çok sayıda Yahudi yerleşim alanı kuruldu. 1920 Eylül’ünde 16500 kişilik bir Yahudi grubunun Filistin’e göç etmesi karar altına aldırıldı. 1934’de Filistin’deki Yahudilerin sayısı, Naziler’in iktidara gelmesi sebebiyle hızlanan yasadışı göçler nedeniyle 900.000’i buldu. Eğitilmemiş ve sermayesi olmayan Araplar, Eğitilmiş ve sermayesi ile gelen Yahudilerle rekabet edemezdi ve zamanla Araplar kendi ülkesinde ikinci sınıf yurttaş haline geldi. Bu, Araplarla Yahudiler arasında çatışmalar yarattı. 1936’da bir araya gelen Arap liderleri Yahudiler’e karşı mücadelede önderlik edecek Arap Yüksek Komitesi’ni kurdular ve başlattıkları genel grevi ulusal bir ayaklanmaya dönüştürdüler. Bunun üzerine Filistin’e giden bir komisyon, Yahudilerle Araplar’ın aynı devlet içinde yer almasının mümkün olamayacağını, Filistin’in bölüştürülmesi gerektiğini öneren Peel Raporunu yayımladı. Bu rapor Arap ayaklanmasının daha da şiddetlenmesine sebep oldu. 2. Dünya Savaşı sonrasında Filistin toprakları üzerindeki İngiliz mandat yönetimi sona ererken, sorun BM’ye götürüldü. BM Genel Kurulu 1947’de Filistin topraklarının Araplar ve Yahudiler arasında bölünerek, Kudüs’e uluslararası statü tanınmasını onayladı. 14 Mayıs 1948’de bağımsız İsrail Devleti’nin kurulduğu açıklandı.

İstanbul Antlaşması, 1888

1882’de İngiltere’nin Mısır’ı ele geçirerek Süveyş kanalını kontrol altına alması üzerine İstanbul’da 1888’de imzalanan anlaşma. İngiltere, sömürge imparatorluğuna giden yolu güvence altına almak amacıyla, Hindistan’la bağlantısını oluşturan Süveyş Kanalı’nı kontrol altına almak istemiş, 1882’de Mısır’ı işgal etmişti. O güne kadar bütün devletlerin kullanımına açık olan Süveyş Kanalı’nın İngiltere’nin eline geçişi diğer büyük devletlerde tepki yarattı ve bu anlaşma imzalandı. Bu görüşe göre, Süveyş Kanalı yine bütün devletlerin gemilerine açık olacak, bu geçiş serbestisinin güvenliği için kanalın her iki tarafında da üçer millik alanda hiçbir silahlı çatışma veya da askeri harekat yapılmayacaktı.

İstanbul Antlaşması, 1915

1915 yılında İngiltere, Rusya ve Fransa arasında yapılan gizli anlaşma. Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na girdikten sonra, açık denizlere serbestçe geçiş sorunu Rusya için savaşın ana amacı haline gelmiştir. Rusya, Çanakkale Savaşları’nın sürdüğü 1915 yılında harekete geçerek müttefiklerine İstanbul ve Boğazlar üzerindeki isteklerini kabul ettirdi ve 18 Mart 1915’te İstanbul Antlaşması İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalandı. Bu antlaşmaya göre istanbul dahil, Midye-Enez çizgisinden Sakarya akarsuyunun Karadeniz’e döküldüğü yere kadar tüm Boğazlar Bölgesi Rusya’ya bırakılıyordu. Buna karşılık Rusya, İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu üzerindeki planlarına karışmayacaktı. Çanakkale Savaşları’nda İngiltere ve Fransa’nın başarısızlığa uğraması, Sovyet Devrimi’yle Rusya’nın savaştan çekilmesi gibi sebeplerle antlaşma uygulanamamıştır.

İtalyan Ulusal Birliği

  1. yy.’ın ortalarına gelindiğinde İtalya henüz ulusal birliğini kuramamış ve merkezi bir hükümete sahip olamamıştı. Aslında bunun sağlanabilmesi için İtalya’nın savaş alanlarında önce Avusturya’yı yenilgiye uğratması gerekiyordu. Çünkü Viyana Kongresi Kararıyla büyük ölçüde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun etkisi altına alınmış bulunmaktaydı. 1848’deki Avusturya’ya karşı başarısız denemelerden sonra Piyemonte Başkanı Kont Camillo Cavour önce Fransa imparatoru III. Napolyon’la ittifak kurdu ve 2 devlet 1859’da Magenta ve Solferino’da zafer kazandılar. Lombardiya, Piyemonte’ye bağlandı. Orta İtalya devletleri yapılan plebisitler sonucu Piyemonte’yle birleştiler Sicilya ve Napoli Garibaldi tarafından işgal edilmişti. Bunların alınmasıyla Venedik ve Roma dışında tüm İtalya yarımadası Piyemonte çevresinde birleşmiş oldu. İtalya Parlamentosu 1961’de Piyemonte monarkı II. Vittorio Emanuele’yi Birleşik İtalya’nın kralı ilan etti. 1866’da Avusturya’nın Prusya’ya yenilmesiyle Venedik yine Prusya’nın 1871’de Fransa’yı yenmesiyle Roma İtalya’ya katıldı ve İtalya Birliği 1871’de tümüyle tamamlandı.

 

Jacoben Diplomasisi

Jacobenlerin 1793’te Fransa’da uyguladığı diplomasi. 1793 Fransız Anayasasında belirtilen devrimci diplomasinin ilkeleri şunları içeriyordu: Fransız ulusu, diğer halkların iç rejimine karışmayacak ve kendi içişlerine karışılmasını da kabul etmeyecekti; Fransa’da zorbalama iltica hakkı tanınmayacak ve işgalci düşmanlarla barış yapılmayacaktı. 1793 Anayasası çok etkili olmamasına rağmen Jacoben diplomasisi etkili bir biçimde uygulanmıştır.

Joe Amca (Uncle Joe)

İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet lideri Stalin’e Amerikalıların verdiği isimdir. Özellikle ABD Başkanı Roosevelt, savaş sırasında Stalin’in etkisinde kalmış ve ona büyük ölçüde sempati ve güven beslemiş, bunu belirlemek için de ona “Joe Amca” (Josef’ten kısaltma) samimi ismini vermiştir. Stalin’de savaş bitimine kadar Roosevelt’in bu zaafından kendi politikası ve çıkarları için hayli yarar sağlamış ve soğuk savaş dönemine girilmesinde Roosevelt’in bu tutumuyla temeli atılan birçok husus önemli rol oynamıştır.

Johnson Mektubu, 1964

1963 yılı Aralık ayında Kıbrıs’ta ortaya çıkan gergin durum ve kanlı olaylar üzerine, Türk toplumunun güvenliğini korumak ve Rumların katliamlarının bir jenoside dönüşmesini önlemek amacıyla Türkiye, 1960 Garanti Andlaşmasına taraf devlet olarak sahip bulunduğu hakları kullanarak 1964’te Kıbrıs’a çıkarma yaparak müdahalede bulunmağa karar vermiştir. Ancak, o zamanki ABD Başkanı Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye önemli bir mektup yollayarak bu işe karşı bir karar almış ve hükümetimiz de bu durumda müdahaleden vazgeçmiştir. Bu mektup, Türk Amerikan ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiştir.

Jüpiter Füzelerinin Sökülmesi Olayı

Küba’daki “Ekim Füzeleri Bunalımı”nın sonucunda Sovyetler Birliği’nin karşılık olarak, ABD’nin Türkiye’deki füzelerinin sökülmesini istemesi üzerine gelişen olaylar. ABD, 1959 yılından hemen sonra Türkiye’ye Jüpiter füzeleri yerleştirmişti. Küba Bunalımının ortaya çıkmasından sonra, Sovyetler Birliği, ABD’nin Türkiye’deki benzer nitelikteki füzeleri söktüğü takdirde, Sovyetler Birliği’nin de Küba’dakileri sökeceğini bildirmişti. Soğuk savaşın doruğunda yaratılan bu yumuşama ve görüşme havasının sonucu olarak Jüpiter Füzeleri, ABD tarafından Türkiye’nin görüşü alınmadan Kasım 1962’den itibaren sökülmüştür.

Kahire Konferansları: bkz. II. Dünya Savaşı

Kapitülasyon Ahitnamesi

Osmanlılar’da bir kapitülasyon ayrıcalığının tanınması durumunda tanınan ayrıcalıkların neler olduğuna ve kime tanındığına ilişkin sözleşme. Osmanlılarda bir kapitülasyon ayrıcalığının tanınması işlemi hukuk kurallarına uygun olarak gerçekleştirilmektedir. Böylece önce gayri-müslimlerin islami ile dostluk ve barış içinde olmayı kabul etmesi (eman) gerekmektedir. Bu sözverme karşılığı imamın anılan müsteminlerin can ve mal varlığını garanti etmesi sonucu bir ahitname (sözleşme) yapılır ve Osmanlı ülkesinde elde ettikleri kapitülasyon ayrıcalıkları belirtilirdi. Tanınacak ayrıcalıklar nedeniyle müstemin ile müslümanlar arasında dinsel açıdan kimi sorunlar çıkması olasılığı varsa, şeyhülislamdan kuşkuları giderecek bir fetva alınırdı. Ondan sonra da padişahın, berat ya da nişan adı verilen bir erman ile, müsteminin bu ayrıcalıklardan yararlanmasını tanıması gelirdi.

SONRAKİ SAYFAYA GEÇİNİZ

[wp_ad_camp_5]

sonraki sayfadan devam ediniz