14. YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE TÜRKİYE’NİN İÇ POLİTİKASINDA MEYDANA GELEN OLAYLAR
27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi:
Siyasette demokratik özgürlüklerin, ekonomide liberal görüşün savunucusu olan DP, 1950 seçimlerini kazanarak iktidara gelmişti. Ancak DP, 1954 seçimlerini de kazanarak daha büyük bir çoğunluğa ulaştı.
DP’nin 1954 seçimlerinden sonra TBMM’de ezici bir üstünlük sağlaması ve bazı kesimlere göre bu üstünlüğü anti demokratik bir şekilde kullanmaya başlaması (basın, yargı ve üniversiteler üzerinde yoğun baskı uygulayıp, özgürlükleri kısıtlaması) DP’nin özellikle kentlerdeki kitleleri karşısına almasına yol açtı, parti içi muhalefeti de güçlendirmiş oldu.
1957’de ağırlaşan ekonomik bunalımın da etkisiyle ülkede siyasi hava giderek elektriklendi. DP’nin, muhalefete, basına ve aydınlara karşı baskı uygulaması, ekonomik ve siyasi alandaki hataları, partinin lideri olan Menderes’in kendini tüm güçlerin üzerinde görmesi gerginliği iyice arttırdı. CHP’ye yakın olan memur ve subaylar görevden uzaklaştırıldı. Hatta İsmet İnönü’nün TBMM’deki konuşmaları bile engellendi.
1950’li yılların ortalarından itibaren ordu içinde DP iktidarına son vermeye yönelik örgütlenmeler oluştu. 1957 seçimlerinden hemen sonra başlayan olaylar muhalefet partilerinin de faaliyetleriyle ulusal birliği tehdit eder duruma geldi. Bu arada oyları azalan DP’nin “İnce Demokrasiye Paydos” sloganıyla hareket ederek çeşitli alanlarda aldığı sert tedbirler üzerine, muhalefet ve öğrencilerin desteğiyle 27 Mayıs 1960’da gerçekleşen askeri müdahale ile DP iktidarı son buldu.
Türk ulusunun birliğini, ülke bütünlüğünü ve Cumhuriyeti korumakla görevli olan Türk Silahlı Kuvvetleri, “Kardeş kavgasına son vermek” sloganı ile 27 Mayıs 1960 günü kansız bir askeri darbe ile DP’yi devirerek fiilen iktidara el koymuştur. Daha sonra TSK’nın bünyesinde bulunan 37 subayın, Orgeneral Cemal Gürsel liderliğinde oluşturduğu Milli Birlik Komitesi, bu darbe ile mevcut anayasayı uygulamadan kaldırmış, TBMM’yi dağıtmış ve siyasi partilerin faaliyetlerini askıya almıştır. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve üst düzey partililer tutuklanmıştır (Hatta Genel Kurmay Başkanı bile). Cemal Gürsel önce Başbakan, 1961’den itibaren ise Türkiye’nin 4. Cumhurbaşkanı olmuştur.
Darbenin amacı, kötü gidişi durdurarak demokratik ve özgürlükçü bir düzen kurmaktı. Bunun için de yeni bir anayasa yapmak gerekiyordu. Darbe hareketi sonucunda iktidara gelen ve subaylardan oluşan Milli birlik Komitesi, gerekli hazırlıklara girişti. Bir kurucu meclis oluşturuldu ve bu meclis, bir anayasa hazırladı.
Demokratik ve Özgürlükçü bir anayasa olan 1961 Anayasası, halk oylaması sonucunda yürürlüğe girdi. Referanduma katılım %81 idi ve %61 oyla 1961 Anayasası kabul edildi.
1961 Anayasası kişilere temel hak ve özgürlükler alanında geniş bir düzenlemeye gitmiş, vatandaşlara geniş sosyal haklar tanımıştır. Parlamenter sisteme uygun güçler ayrılığı prensibine yer vermiştir. 1961 Anayasasının sağladığı bu liberal ortam sonucu aşırı sağ ve sol gruplar siyaset sahnesinde yer almışlardır. Yine aynı yıl seçimler yapılarak silahlı kuvvetler iktidarı, seçimi kazanan sivil yönetime bırakmıştır (15 Ekim 1961).
b) 12 Mart 1971 Muhtırası: 1960’ların sonrasında Adalet Partisi iktidarı, kötüleşen siyasi ortamla baş edemeyince bir grup radikal subay, radikal sosyal reformları yerine getirme görüntüsü altında uzun sürecek bir askeri rejim kurmayı amaçladılar… Ancak 12 Mart Muhtırası bu radikal hareketi engelleyen son dakika girişimi olmuştur.
1969’dan itibaren siyasi kargaşa ve kutuplaşmanın artması, ordunun hükümete 12 Mart 1971 Muhtırasını vermesine ve Nihat Erim’in Başbakan olduğu yarı askeri bir rejim kurulmasına yol açmıştır.
Uyarı: 27 Mayıs 1960 darbesi, TC tarihindeki ilk askeri darbedir. Ancak bu müdahalenin daha sonraki darbelerden farkı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin emir- konuta zinciri içerisinde yapılmamış olmasıdır. Bunun en açık kanıtı, Genel Kurmay Başkanının bile tutuklanmasıdır.
Bu dönemde temel hak ve özgürlüklerde kısıtlamaya gidilmiştir. Bu muhtıra ile bu sefer, yürütmenin yetkileri genişletilmiştir. Sıkıyönetim uygulamalarının kapsamı arttırılmıştır. Üniversitelerin ve TRT’nin özerkliğine kısıtlama getirilmiştir. Bu süreçte Türkiye İşçi Partisi ve Milli Nizam Partisi kapatılmıştır.
c) 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi: 12 Eylül Darbesi Türkiye’de, Türk Silahlı Kuvvetlerinin 12 Eylül 1980 günü emir-komuta zinciri içerisinde gerçekleştirdiği askeri müdahaledir. Bu müdahaleye 1980 İhtilali de denilmektedir. Bu darbe, Türk silahlı kuvvetlerinin 27 Mayıs 1960 Darbesi ve 12 Mart 1971 Muhtırasının ardından Türkiye’de yönetime 3. müdahaledir.
Darbenin gerekçeleri ise; 1975–80 döneminde şiddet ve terör olaylarının artması, hükümet ve meclisin işlemez hale gelmesi, ekonomik sıkıntıların iyice artması ve uluslararası problemlerin yığılmasıdır. Ayrıca, darbe öncesinde düzenlenen suikastlerle birçok aydın, milletvekili ve bürokratın öldürülmesi, hükümet bunalımları, TBMM’nin bir türlü Cumhurbaşkanını seçememesi, işsizlik sonucu ülkenin bunalıma sürüklenmesi, sağ-sol gerginliği sonucu bireysel ve kitlesel siyasi cinayetler ve son olarak da şeriat amaçlı düzenlenen Kudüs Mitingi, 1980 darbesine neden olmuştur.
12 Eylül Darbesi ile Süleyman Demirel’in Başbakan olduğu hükümet’in görevine son verilmiş, TBMM kapatılmıştır. 1961 Anayasası uygulamadan kaldırılmıştır. Siyasi partiler kapatılarak, Türkiye’de 9 yıl sürecek olan askeri dönem başlamıştır. Parti başkanlarına siyasi yasaklar getirilmiştir. Bu dönemde, Sıkıyönetim uygulamaları artmış, Türkiye’nin siyasi gelenekleri alt-üst olmuştur. 1980 Askeri Darbesi, sosyal, ekonomik ve siyasal yapıları bütünüyle değiştirmeye yönelik bir müdahaledir.
Darbenin diğer sonuçları ise şunlardır:
Binlerce kişi için idam kararı çıkmıştır.
1 milyondan fazla kişi fişlenmiştir.
14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarılmıştır.
30 bine yakın kişi yurt dışına kaçmıştır.
Birçok gazeteciye hapis cezası verilmiştir.
Birçok öğretmen ve hâkimin işine son verilmiştir.
Sakıncalı olduğu görülen birçok film yasaklanmıştır.
1972’den beri fiili olarak uygulanmayan idam cezalarının hızlı bir şekilde infaz süreci başlamıştır.
d) 1961 ANAYASASI: 1960 Askeri Darbesi’nden sonra hazırlanarak 9 Temmuz 1961’de kabul edilen 1961 Anayasası, 1924 Anayasasını yürürlükten kaldırmıştır. 1961 Anayasasının hazırlanmasının nedeni 37 yıllık bir dönemde gelişen politik yaşamın ve özellikle de çok partili siyasi ortamın ihtiyaçlarına daha iyi cevap verebilecek bir anayasaya gerek duyulmasıdır.
1961 Anayasası ile Güçler Ayrılığı sağlanmıştır. Bu Anayasada, yasama gücü; Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisinin elinde bulunmaktadır (2 Meclisli sisteme geçilmiştir.). Yasamadan çıkan kanunların anayasaya uygunluğunu kontrol eden, Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. Bu anayasa ile Yürütmenin gücü sınırlandırılmış, yürütmenin tüm eylemleri Danıştay’ın denetimine verilmiştir. Yani TBMM egemenlik hakkını kullanan tek organ olmaktan çıkmıştır.
TBMM’nin yanında, üniversite mezunlarından oluşan Cumhuriyet Senatosu kurularak iki meclisli yasama süreci başlatılmıştır. TRT ve Üniversiteler özerkleştirilmiştir. Anayasa ile özgürlük ortamının iyileştirilmesi sendikacılık hareketlerinin hızlanmasına, sağ-sol hareketlerin siyasal alanda etkinliğinin artmasına yol açmıştır (Bu durum 1960 ve 70’li yıllarda Türkiye’yi kanlı olaylara sürükledi).
1961 Anayasa’sı ile tam parlamenter sisteme geçilmiştir. Demokratik, sosyal ve hukuk devleti anlayışı gelişmiştir. Çoğulcu demokrasi ilkesi benimsenmiş, siyasi partiler vazgeçilmez olmuştur. İşçilere grev hakkı, memura sendika kurma hakkı verilmiştir.
e) 1982 ANAYASASI: 1982 Anayasası hazırlanan anayasalar içerisinde en sert olanıdır. Çünkü değiştirilmeyecek maddeleri diğer anayasalarda yer alandan daha fazladır.
12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında hazırlanmış ve 18 Ekim 1982 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. 1980–83 yılları arasında yönetimi elinde bulunduran Askeri Cunta idaresi altında kaleme alınmıştır. Son olarak 2004’te AB reformları çerçevesinde kısmi değişikliklere konu olmuştur.
1982 Anayasası, toplam 8 bölümden oluşmaktadır. Türk anayasaları içerisinde hem madde sayısı hem de içeriği bakımından en uzun olanıdır. 1982 Anayasasında Yasama, Yürütme, Yargı kesin çizgilerle olmasa da birbirinden ayrılmış, Yürütme güçlendirilmiştir. 1961 Anayasasının getirdiği çift kanatlı Parlamento sistemi terk edilmiş ve tek meclisli sisteme geri dönülmüştür.
Uyarı: Bütün bu olumsuz gelişmeler Türkiye’nin “Avrupa Konseyi” üyeliğinin askıya alınması sonucunu da doğurmuştur.
Bu anayasaya genel olarak bakacak olursak (1982 Anayasası orijinal halinde iken); genel manada bireyin temel hak ve özgürlüklerini devlet karşısında sınırlayan, baskıcı bir rejim kurma idealinin bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle anayasa pek çok eleştiriye maruz kalmış ve anayasa pek çok değişikliğe uğramıştır. Özellikle Türkiye’nin, AB’ye girme konusunda çalışmalar yapması, anayasada yer alan bazı maddelerin değiştirilmesinde etkili olmuştur: İdam cezasının kaldırılması, seçme yaşının 18’e düşürülmesi, DGM’nin kaldırılması, siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılması, MGK sekreterinin sivil kişilerden oluşması, Cumhurbaşkanlığı süresinin 5 yıla düşürülmesi gibi önemli değişikliklere uğramıştır.
7 Kasım 1982’de yapılan referandum sonucunda seçmenlerin %82’si bu anayasaya evet demişlerdir. 1982 referandumunda oyların çok yüksek oranda evet çıkmasının nedenleri ise şunlardır: MGK’nın partiler üstü görünümü… Medyanın sıkı denetim altında tutulması… Siyasi partilerin kapatılmış ve değişik görüşlerin ortadan kaldırılmış olması… 1980 öncesinin halkta derin izler bırakmış olması… Şiddet olaylarına tepki… Eski siyasi iktidarlara güvensizlik ve referandum sonucunda hayır çıkması halinde olacakların belirsizliği sayılabilir.
f) 1961 – 1982 Anayasalarının Hak ve Özgürlükler Açısından Karşılaştırması:
1961 ile 1982 Anayasaları referanduma başvurularak hazırlanmıştır. Oysa 1921 ile 1924 Anayasalarında halk oylaması yoktur.
1961 ile 1982 Anayasaları ülkede yaşanan askeri darbeler sonucu hazırlanmıştır.
1961 Anayasası 1971 yılında yapılan değişiklikler ile önemli ölçüde değişmiştir.
1961 Anayasası hak ve özgürlükler açısından önceliği kişiye vermiş, buna karşın 1982 Anayasası önceliği kişiye değil devlete vermiştir.
1982 Anayasası 1961 Anayasasına göre daha az katılımcı bir demokrasi modelini benimsemiştir.
1982 Anayasası güçlendirilmiş bir Cumhurbaşkanı ve MGK ile askerin siyasal sisteminin nihai koruyucusu ve hâkimi olmasını sağlamıştır. Yani 1982 Anayasası Meclisi zayıflatmıştır.
1982 Anayasası 1961’e göre milli iradeye, siyasal partilere, sendikalara ve sivil toplum örgütlerine daha az güvenmekte ve bazı hak ve özgürlüklere kısıtlama getirmektedir.
1961 Anayasası döneminde sadece Demokrat Parti kapatıldığı halde 1982 Anayasası döneminde bütün siyasi partiler kapatılmıştır.
12 Eylül 1980’de iktidarı ele alan Milli Güvenlik Konseyi’nin otoritesi altında, halk oylaması ile yürürlüğe giren 82 Anayasasını hazırlayan Kurucu Meclis, 61’deki Kurucu Meclisten farklıdır.
1961 Anayasasında Milli Birlik Komitesi daha geri planda iken, 1982 Anayasasında Milli Güvenlik Konseyi çok etkilidir.
g) Yeni Siyasi Partilerin Kurulması ve 1983 Seçimleri: 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden sonra, 1983 seçimlerine Süleyman Demirel’in Adalet Partisi, Deniz Baykal’ın CHP’si, Hüsamettin Cindoruk’un Büyük Türkiye Partisi’nin katılmasına izin verilmiştir.
Büyük Türkiye Partisi’nin devamı niteliğinde olan Doğru Yol Partisi, Sosyal Demokrasi Partisi ve Refah Partisi’ne “Yasaklılar” denmiştir. Milli Güvenlik Konseyi tarafından genel seçimlere katılmaları uygun bulunan Milliyetçi Demokrasi Partisi, Halkçı Parti ve Turgut Özal’ın liderliğindeki Anavatan Parti’sine “İcazetliler” (6 Kasım Partileri) denilmiştir.
Yapılan genel seçimlerde 1. parti Anavatan Partisi, 2. parti Halkçı Parti, 3. parti ise Milliyetçi Demokrasi Partisi olmuştur. Seçimlerden sonra bazı milletvekillerinin parti değiştirmesiyle Doğru Yol Partisi ve Sosyal Demokrasi Partisi de meclise girebilmiştir. İleriki süreçte alınan başarısız sonuçlardan dolayı Milliyetçi Demokrasi Partisi kendisini feshetmiştir.
12 Eylül 1980 ile 6 Kasım 1983 tarihleri arasında Türkiye’yi, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Kuvvet Komutanlarından oluşan 5 kişilik bir Milli Güvenlik Konseyi yönetmiştir.
Bu arada TBMM’ye giren 3 partiden Turgut Özal’ın liderliğindeki ANAP iktidara gelmiştir. Ülkeyi siyasal bir kargaşa ve kamplaşma ortamından uzaklaştırmak isteyen Turgut Özal, ekonomide de liberal politikalar izleyerek kamuoyunun desteğini almayı başarmıştır. Ayrıca Turgut Özal, 1989–1993 yılları arasında Türkiye’nin 8. Cumhurbaşkanı olarak görev yapmıştır.
15. YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE TÜRKİYE’DE YAŞANAN EKONOMİK, SOSYAL, KÜLTÜREL GELİŞMELER
II. Dünya savaşının sona ermesinden sonra çok partili hayata geçen Türkiye, ekonomik alanda kalkınmak için bir takım faaliyetlere girmiştir. 1962 yılına kadar tarıma dayalı bir politika izleyen Türkiye, 1982 yılana kadar ise ithal ikamecilik (ithal edilen mal yerine yerli üretimi öne çıkarma) politikasını uygulamış, 1980 yılından sonra ise dışa dönük bir ekonomik politika izlemiştir.
1960 yılından itibaren artan nüfus nedeniyle yurt dışına bir göç hareketi başlamış, büyüyen şehirlere ise iç göç yaşanmıştır. Bu dönemde ulaşım ve iletişim konularına da ağırlık verilmiştir.
1947–1953 yıllarında tarım üretimi 2 katından daha fazla artmış, çiftçiyi topraklandırma kanunu ile devlet arazileri çiftçilere dağıtılarak üretimin artması sağlanmıştır.
1950 yıllarında yaşanan Kore Savaşı, Türk ekonomisini olumsuz yönde etkilemiştir. Fiyatlar yükselmiş, dışarıdan ülkeye giren döviz gelirleri büyük oranda azalmıştır.
1958 yılında Türk parası değer kaybetmeye başlamış, ülkede Devalüasyon yaşanmıştır. Bu gelişmeler üzerine Türkiye, uluslararası para fonu olan IMF’den ilk kez Adnan Menderes’in Başbakanlığı sırasında dış borç almıştır.
1960 yılındaki askeri darbeden sonra ekonomik konuları yürütecek ve planlayacak Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kurulmuştur. Bu kuruluş ilk olarak Beş Yıllık Kalkınma Planları (1963–1968) hazırlamış, böylece eğitim, sağlık ve bölgesel farklılıkları ortadan kaldıracak önlemler alınmaya çalışılmıştır.
Resesyon: Ekonomide durgunluktur. Uzun sürerse ekonomik çöküş olarak isimlendirilir. 1973 Dünya petrol krizi, dış borç ödeyen Türkiye’yi zora sokmuş, bu durum Türkiye’yi ekonomik resesyona (durgunluğa) sürüklemiştir.
1950’li yıllardan itibaren Türkiye’de sinema kültürü oluşmaya başlamış, Yeşilçam diye adlandırılan sektörde birçok alanda sinema filmleri çekilmiştir. Bu filmlerin içinde Metin Erksan’ın yönettiği “Susuz Yaz” filmi Berlin’de 1963 yılında “Altın Ayı” ödülünü almıştır.
1973’te Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Yunanistan’ın, Ege denizindeki faaliyetleri üzerine Ege’de petrol aramaya başlamıştır.
1980 Askeri Darbesi sonunda 24 Ocak kararları olarak bilinen ekonomik kararlar alınmış, böylece enflasyonu önlemek, ihracata dayalı bir üretime geçmek amaçlanmıştır. Bunun için önce devalüasyon yapılmıştır. 1 Dolar 47 liradan 70 liraya çıkmıştır.
1993 yılındaki 5 Nisan kararları ise, ülkede büyük bir devalüasyonun yaşanmasına yol açmıştır. Bu gelişmeler üzerine halkın satın alma gücü azalmış, ülkede işsiz sayısı giderek artmıştır.
1940 yılında 20 milyon nüfusa sahip Türkiye, 2000’li yıllarda 70 milyona ulaşmıştır. Bu durum beraberinde birçok sorunu getirmiştir (Göç, işsizlik, sağlık sorunları, eğitim, çarpık kentleşme, gecekondulaşma vb.).
Türkiye’de ilk TV yayını İTÜ’nün ardından TRT gerçekleştirmiş, 31 Ocak 1968’den itibaren TRT, Ankara’da haftada üç gün deneme yayını yapmaya başlamıştır.1982 yılından itibaren ise TRT ilk renkli TV yayınını gerçekleştirmiştir. 1984’de ise tümüyle renkli yayına geçilmiştir.1990’lı yılların başından itibaren özel kanallar kurulmaya başlanmış, Türkiye 1996 yılında ilk kez İnternetle tanışmıştır. Ayrıca uzaya TÜRKSAT-1B uydusu gönderilmiştir.
V. ÜNİTE: KÜRESELLEŞEN DÜNYA
Küreselleşme: Birçok konuda dünya genelinde bütünleşme, entegrasyon (uyum) ve dayanışmanın artması anlamına gelir. Küreselleşme hareketleri, yaklaşık olarak son 25 yılda ortaya çıkan ve hız kazanan gelişmelerdir. Ancak küreselleşme ile birlikte dünyada kutuplaşmalar da artmıştır. Küreselleşmenin etkisiyle dünyada bilimsel, teknolojik, sanatsal, kültürel ve sportif gelişmeler daha hızlı ve ilgiyle takip edilmeye başlanmıştır.
1. SSCB’NİN DAĞILMASI
1985 yılında Gorbaçov’un iktidarında Glasnost ve Perestroyka ile başlayıp 6 yıl süren reformların ardından 1991 yılının sonunda SSCB resmen dağılmıştır. Yani 1991 yılı dünya tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Bu tarihten itibaren Asya ve Avrupa’nın siyasi haritası değişmiştir. 1917’de temelleri atılan ve 1922’de kurulan SSCB’nin dağılması ve yerini Bağımsız Devletler Topluluğuna (BDT) bırakması dönemin en önemli olaylarındandır.
Gorbaçov’un Glasnost ve Perestroyka Politikaları: Gorbaçov batılı fikirlere açık biriydi ve soğuk savaş döneminin sona ermesini istiyordu. 1986 yılında Gorbaçov ile ABD Başkanı Ronald Reagan, bir araya gelerek “Yıldızlar Savaşı” anlamına gelen nükleer silahların sınırlandırılmasına ait bir yumuşamanın sinyalini vermişlerdir. Gorbaçov, ABD ve Batılı ülkelerle sürdürülen Rus dış politikasını değiştirerek yumuşamaya ve işbirliğine dayalı bir politika izlemeye başlamıştır.
Ayrıca Gorbaçov, Glasnost ve Perestroyka politikaları ile Sovyet rejiminin ıslah edilmesini istiyordu. Sosyalist Bloğunun temellerini sarsan Helsinki Nihai Senedi, Mart 1985’te iktidara gelen Gorbaçov’un ortaya attığı Glasnost (Açıklık, şeffaflık) ve Perestroyka (Yeniden yapılanma) fikir ve uygulamalarıyla birleşince SSCB’nin dağılması kaçınılmaz oldu. Bu politikalara, demokratikleşmeye doğru değişim amacıyla uygulanmış fikir ve ifade özgürlükleri de denilebilir. 1985’te başlayan bu politikalar devletin dağılmasına kadar sürmüştür.
Doğu-Batı ilişkilerine bir yumuşama ve yakınlık getirmek isteyen Helsinki Nihai Senedi’nin yürürlüğe girmesi, Doğu Avrupa’daki tüm SSCB uydusu ülkelerde aydınları ve milliyetçileri harekete geçirmişti. Glasnost ve Perestroyka politikalarıyla da ulusçuluk akımı ön plana çıkmış oldu. İnsan hakları ve hürriyet hareketleri şeklinde başlayan gelişmeler zamanla SSCB’nin iktidarına karşılık bağımsızlık mücadelesine dönüştü. Ancak bu bağımsızlık mücadeleleri patlama şeklinde değil yavaş yavaş gelişti. Aslında devletin bu politikalarda amacı gündem değiştirmekti.
Özellikle de Çernobil faciası sonrası yaşanan sorunun ardından Sovyet toplumunda yeniden devlete ve yöneticilere karşı güven duyulmasına aracı olmaktı.
Glasnost ve Perestroyka ilkelerinin uygulanmaya konulmasından hemen sonra Baltık devletleri başta olmak üzere, bağımsızlık ilanları başladı. Sonuçta 1917’de Bolşeviklerin kurduğu ve 1922’de SSCB adını alan devlet 69 yıl sonra 1991’de dağıldı ve yıkıldı. SSCB dağıldıktan sonra Rusya Federasyonu adını almış ve kendinden ayrılan ülkeleri tekrar bir çatı altında toplamaya çalışmıştır. Bu doğrultuda Rusya Federasyonu öncülüğünde 12 ülkenin katılımıyla Bağımsız Devletler Topluluğu kurulmuştur.
Sonuç olarak; Sosyalist ekonominin, kapitalist ekonomi ile yarışta geç kalması, komünist partinin baskıcı yönetimi, SSCB ekonomisine uzay yarışının getirdiği ağır ekonomik yük, SSCB’nin dağılmasında etkili olan diğer gelişmelerdir.
2. BAĞIMSIZ DEVLETLER TOPLULUĞU’NUN (BDT) KURULMASI
1975 yılında Helsinki Nihai Senedinin imzalanması, Doğu Avrupa’da, Sovyet uydusu devletleri ve milliyetçileri harekete geçirmişti. Bu gelişme Moskova’nın hegemonyasının sona ereceğini göstermişti.
Alma Ata Deklarasyonu: SSCB dağıldıktan sonra 21 Aralık 1991’de Kazakistan’ın Alma Ata şehrinde bir araya gelen Cumhuriyetler, yaptıkları görüşmeden sonra yayınladıkları bir bildirge ile BDT’nin kurulduğunu açıkladılar. Bu bildirgede, BDT’nin ortak bir siyasi ekonomik güce sahip olduğu, uluslararası barışın korunması gerekliliği, üye ülkelerin birbirlerinin topraklarına saygılı olacağı, özgürlüklerin ve insan haklarının korunacağı, uluslararası hukuka göre hareket edileceği gibi konular kabul edilmiştir.
Bu durum SSCB’nin ve Sovyet modeli rejimin sonu oldu. Parçalanan SSCB, 15 devlete ayrıldı. SSCB’nin dağılması sonucunda “Soğuk Savaş Dönemi” tamamen sona ermiş oldu. Böylece Varşova Paktı ve COMECON da dağılmış, iki kutuplu dünya düzeni yerini tek kutuplu dünya düzenine bırakmıştır. Bu parçalanma XX. yy sonlarında ABD’nin tek süper güç olarak kalması sonucunu da doğurmuştur.
BDT, SSCB’nin dağılmasının ardından, Rusya’nın eski etki alanını yeniden kazanma amacının ağırlıklı hissedildiği 12 devletten oluşan birliktir. Rusya’nın başını çektiği ve Beyaz Rusya ve Ukrayna’nın destek verdiği BDT, 1991’de kurulmuştur. BDT’ye üye ülkeler sırasıyla şunlardır: Azerbaycan, Beyaz Rusya, Ermenistan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Moldova, Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan, Rusya Federasyonu ve Ukrayna’dır.
KPSS/TARİH 5. ÜNİTE – KÜRESELLEŞEN DÜNYA
Dağlık Karabağ Sorunu: Nüfusunun büyük çoğunluğu Türk olup, Azerbaycan topraklarında yer alan Dağlık Karabağ’a, XX. yy başlarından itibaren Rusya tarafından Ermeniler yerleştirilmiştir. Ermeniler bölgede hâkimiyet kurmak isteyince çatışmalar çıkmış, bunun üzerine 1923’te SSCB bölgeye özerk bölge statüsü vermiştir. 1985’ten sonra SSCB’deki iç çekişmelerden yararlanmak isteyen Ermeniler, Dağlık Karabağ’ı kendilerine bağlamak istemişlerdir. Bu istek Azeri Türklerinin tepkisine yol açmıştır.
Şubat 1988’de çoğunluğu Ermenilerden oluşan Karabağ Parlamentosu’nun, Ermenistan’a katılma kararı alması, Ermenilerle, Azeriler arasında önce çatışmaya sonra da savaşa neden olmuştur. 1990’da Moskova Hükümeti yayınladığı bir kararname ile bölgede silahların teslim edilmesini istemiş, ancak Azerilerden silahlar toplanırken, Ermeni Meclisi bu kararı kendi topraklarında uygulamamıştır. Azerilerin tamamen silahsız kalması üzerine Karabağ, Ermenistan tarafından işgal edilmiştir. Hocalı başta olmak üzere birçok bölgede siviller katledilmiş, ya da göçe zorlanmıştır. Bugün BM’nin ve birçok uluslararası kuruluşun Ermenistan’a, Karabağ’daki işgali sona erdirerek çekilmesi yönünde yaptıkları telkinlere rağmen işgal hala devam etmektedir. Türkiye, 1992 yılında taraflar arasında çatışmalara son vermek için Karabağ’ı alan Ermenistan’a karşılık, Nahçıvan koridorunun Azerbaycan’a verilmesini teklif etmiştir. Hatta Türkiye, Ermeni saldırılarına karşılık barışı sağlamak için askeri tedbirlere başvuracağını belirtmiştir. Ancak Azerbaycan’da yaşanan bir darbe ile Ebulfeyz Elçi Bey’in görevden alınması yüzünden bu girişim gerçekleşememiştir.
3. BALKANLARDAKİ GELİŞMELER VE TÜRKİYE
Türk dış politikasında Balkanların özel bir yeri vardır. Çünkü Balkanlarda 2 milyonu aşkın bir Türk nüfusu vardır. Türkiye eski Yugoslavya’nın dağılmasıyla yaşanan gelişmeleri yakından takip etmiş, buradaki durumu kaygıyla karşılamıştır. Türkiye, bölgede Sırpların katliam ve soykırımına sessiz kalmamış, AGİK ve BM’den bu saldırıların önüne geçilmesini istemiştir. Fakat Sırp saldırıları önlenememiştir.
Kosova Barış Gücü: 29 Şubat 1992 yılında yapılan referandum sonucu Bosna Hersek’in bağımsızlığı kabul edilmiştir. Cumhurbaşkanı olan Aliya İzzet Begoviç, 1 Mart 1992 günü bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu gelişme üzerine Saraybosna’da çatışmalar başlamıştır. Nazi soykırımından sonra 20. yy yaşanan en büyük vahşet Bosna Hersek’te yaşanmıştır.
Yaşanan bu insanlık dışı soykırım sonucu AT ve BM, Sırbistan’a bir ambargo uygulamış ancak bu girişimler Sırpların saldırılarını önleyememiştir. BM, etnik temizliğin derhal durdurulmasını isteyen bir karar kabul etmiştir. Ancak bu önlemler bir sonuç getirmeyince ABD, 1993’te Bosna Hersek’e havadan yardım etme kararı almıştır. Türkiye, bu yardım operasyonuna katılan ilk ülke olmuştur. ABD’nin etkisiyle ateşkes ilan edilmiş ve Sırplar geri çekilmiştir. ABD’de imzalanan Dayton Antlaşması ile Bosna Savaşı sona ermiştir.
1995’te Paris’te imzalanan Dayton Antlaşması ile Bosna Hersek Devleti’nin temelleri atılmıştır. Bu antlaşma Bosna’daki askeri operasyonları NATO’nun emrine vermiştir. Bu amaçla NATO, Barışı Uygulama Gücü’nü (IFOR) kurmuştur. Türkiye de IFOR birliğine asker göndererek destek vermiştir.
Mavi Kelebeğin İzinde: Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Bosna ve Kosova’nın birçok bölgesinde kelebek nüfusunda ciddi bir artış olmuş, bu durum bölgeyi inceleyen uzmanların dikkatini çekmiştir. Yapılan araştırmalar sonucunda bitki örtüsünün değişmesinden değil, yerlerin altında bulunan toplu mezarların üzerinde açılan çiçeklere konan kelebeklere ulaşılmıştır. Bu çiçeklere “ölüm çiçekleri” denilmiştir. Bu inceleme ve araştırma sonucunda yaklaşık 300 toplu mezar bulunmuştur.
4. AET’DEN AVRUPA BİRLİĞİ’NE
AB’nin temelleri, 1951 yılında Almanya ve Fransa’nın öncülüğünü yaptığı 6 ülkenin katılımıyla oluşturulan “Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğuna” ve 1957 Roma Antlaşmasına dayanmaktadır. Yani Avrupa’da birlik kurma düşüncesi ilk olarak Avrupa Kömür ve Çelik Birliği ile başlamıştır.
Yine 1957 yılında İtalya’nın Roma kentinde Avrupa nükleer enerji topluluğunu kurulmuştur. Aynı tarihte Avrupa Birliğine giren ülkeler Avrupa Ekonomi Topluluğu olan AET’nin kuruluşunu sağlayan Roma Antlaşmasını imzaladılar. Daha sonra da 1967’de Bürüksel Antlaşması ile bir araya gelen Avrupalı devletler Avrupa Topluluğunu (AT) kurdular. 1993’te topluluğa katılmaya aday ülkelere Kopenhag Kriterleri getirilmiştir. Avrupa Birliği ya da kısaca AB, 27 ülkeden oluşan ve toprakları büyük ölçüde Avrupa kıtasında bulunan siyasi ve ekonomik bir örgütlenmedir.
Uyarı: Türkiye’nin en kısa kara sınırı, özerk bir cumhuriyet olan Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’yledir.
Uyarı: Türkiye, dünya barışına destek vermek amacıyla; Bosna dışında SOMALİ, AFGANİSTAN, KOSOVA, ARNAVUTLUK, LÜBNAN gibi yerlere BM bünyesinde Barış Gücüne askeri destek vermiştir.
1993 yılında Maastricht Antlaşması (Bu antlaşmada ilk kez AB terimi kullanılmıştır.) olarak da bilenen Avrupa Birliği antlaşmasının imzalanması sonucu var olan “Avrupa Ekonomik Topluluğuna” yeni görev ve sorumluluk alanları yüklenmiştir (Ekonomik ve parasal birlik, ortak dış işleri ve güvenlik politikası, adalet ve iç işlerinde iş birliği gibi…). Böylece, AB’nin 3 temel direği oluşturulmuştur. AET yerini AB’ye bırakmıştır. AB, yaklaşık 500 milyonluk nüfusa sahiptir.
Birliğe üye ülkelerin 15’i Euro adıyla anılan ortak para birimini kullanmaya başlamışlardır (Maastricht Antlaşması ile tek para birimine geçilmiştir). Avrupa Birliğine katılmak isteyen bir ülke 1993 yılında yayımlanan Kopenhag Kriterlerini tümüyle sağlamak zorundadır. Bu kriterler, topluluğa katılmaya aday ülkelere uygulanmaktadır.
Avrupa Birliğinin, bir bayrağı, marşı ve ulusal bayramı vardır. Bayrağı gök mavisi zemin üzerine 12 yıldızdan oluşur. Bu yıldızlar, birliğinin oluşumunda etkili olan ülkeleri simgeler. Marşı, Beethoven’in 9. senfonisinin “neşeye övgü” bölümünden alınmıştır. Birleşik Avrupa’nın temellerinin atıldığı 9 Mayıs ise AB’nin ulusal bayramıdır. Avrupa Birliğine üye ülkeler, 2002 yılından itibaren Euro adında ortak para birimini kullanmaktadırlar.
AB, tüm üye ülkelerini dünya ticaret örgütünde, G8 zirvelerinde, BM toplantılarında temsil ederek, üyelerinin dış politikalarında da rol oynamaktadır. AB’nin 27 üyesinden 21’i NATO’nun da üyesidir.
Avrupa Birliğine katılmayı reddeden ülkeler ise şunlardır: İsviçre, İzlanda, Lihtenştayn ve Norveç
5. AVRUPA BİRLİĞİ’NİN GEÇİRDİĞİ
AŞAMALAR
Avrupa Kömür Çelik Topluluğu (1951)
Avrupa Savunma Topluluğu (1952)
Roma Antlaşması (1957) Böylece Avrupa Ekonomik birliğine adım atılmıştır.
Schengen Antlaşması (1985) Böylece üye ülkeler arasında pasaport kaldırılmıştır.
Maastrich Antlaşması (1992) AB için gerekli hukuki ve idari yapıya sahip olunması karalaştırıldı. Bu antlaşma ile birlik, AB adını almıştır.
Kopenhag Kriterleri (1993) Siyasi, Hukuksal, Ekonomik uyum kurallarıdır.
Amsterdam Antlaşması (1997) Demokrasi ve diplomaside iyileştirilmeler yapma gereği
Nice Antlaşması (2001) Birliğin Doğu Avrupa’ya yönelik genişlemesine yeni vizyonlar kazandırmak amaç edinilmiştir.
6. TÜRKİYE’NİN AB SÜRECİ
Türkiye, 1959’da AET’ye üyelik için müracaat etmiştir.1963’te ise Türkiye-AET Ortaklık Antlaşması yapılmıştır (1963 Ankara Antlaşması). Bu Antlaşma ekonomik işbirliğini öngörse de doğrudan bir gümrük antlaşması değildi.
Türkiye, AET’ye tam üyelik için 14 Nisan 1987’de başvuruda bulundu (1980 Darbesi geçiş aşamasını uzatsa da 1987’de Başbakan Turgut Özal döneminde, AT’ye tam üyelik konusunda bir kez daha başvuruldu). Türkiye 1 Ocak 1996’dan itibaren Gümrük Birliği uygulamasını başlattı (Gümrük Birliği, malların serbest dolaşımı sırasında vergilerin kaldırılmasıyla ilgilidir).
10 Aralık 1999’da Helsinki zirvesinde Türkiye’nin tam üyelik için adaylığı kabul edildi: 1997’deki Lüksemburg zirvesinde, Türkiye’nin adının tam üye
aday ülkeler arasında gösterilmemesi üzerine Türkiye, AB ile siyasi iletişimi kesme kararı aldı. 1999 Helsinki zirvesinde tutumunu değiştiren AB Konseyi, Türkiye’nin adaylığını teyit etti. Ancak AB’deki bazı ülkeler Türkiye’nin tam üyeliği yerine, imtiyazlı ortaklık olması gerektiğini belirttikleri bir yaklaşım içine girdiler.
Türkiye, 17 Aralık 2004’te AB’ye tam üyelik için müzakere tarihi aldı. 3 Ekim 2005’ten itibaren Türkiye’nin, AB’ye girmesi için müzakerelere devam edilmektedir. Hazırlık amacını taşıyan bir görüşme süreci yaşanmaktadır. Ancak bu durum belirsizliklerle dolu bir seyir izlemektedir.
7. AVRUPA PARLAMENTOSU ve KONSEYİ
Avrupa Birliği içerisinde; Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi, Avrupa Komisyonu ve Adalet Divanı da vardır.
Avrupa Birliği organları arasında yer alan Avrupa Parlamentosu, yasama organının bir yarısını oluşturur. Avrupa Parlamentosu üye ülkelerde yapılan seçimler sonucunda belirlenen üyelerden (785 üyeden) oluşur. Parlamento birçok önemli alanda yönetmelikler ve yönergeler çıkartır. Üye ülkeler; parlamentoya nüfusları oranında milletvekili gönderirler.
Uyarı: Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin kesilmesinde 1960 ve 1980 Darbeleri etkili olmuştur. Türkiye’nin AB üyelik süreci içinde Türkiye’de Avrupa’ya uygun yenilikler yapılmıştır: Anayasal değişiklikler, idam cezasının kaldırılması, DGM’ye son verilmesi, siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılması, 8 yıllık kesintisiz eğitim, ekonomide özelleştirme vb. gibi…
AB Konseyi ise, üye devlet ve hükümet başkanlarının katılımıyla yılda en az iki kere toplanır. Konseyin merkezi Brüksel’dir. Konsey, büyük önem taşıyan bazı kararlarda parlamentonun onayını almak zorundadır. Konsey, birliğin yasama ve karar alma organıdır. AB’yi yöneten ve dış politikasını belirleyen organdır.
8. TİKA’NIN KURULUŞU VE AMACI (1992)
TİKA, Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı’dır. Bakanlar Kurulu kararıyla 1992 yılında Dış işleri Bakanlığı’na bağlı olarak kurulmuştur. TİKA, başta Türk dilinin konuşulduğu ülkeler ve Türkiye’ye komşu ülkeler olmak üzere, gelişme yolundaki ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olmak, bu ülkelerle ekonomik, ticari, teknik, sosyal ve kültürel alanlarda projeler ve programlar yaparak işbirliğini geliştirmek amacıyla kurulmuştur. Ayrıca ortak tarih ve kültür yapılarını korumak ve Türkçeyi yaygınlaştırmak da önemli amaçları arasındadır.
1992’den beri faaliyette olan TİKA, eğitim ve kültür alanlarındaki işbirliği programlarının yurt dışındaki Türk kültür merkezlerince yürütülmesini sağlar. Özellikle Orta Asya ve Orta Doğudaki Türk unsurlarla bağlantılar kurmuştur. Ahmet Yesevi Türbesinin restorasyonu, Göktürk Kağanlığı Hazinelerinin bulunmasını, Orhun Kitabelerinin restorasyonu çalışmalarını yapmıştır.
9. AKKA( Avrupa Konveksiyonel Kuvvetler Ant.)
1990’da Paris’te, Varşova Paktı ve NATO üyesi ülkeler arasında yapılan ortak deklarasyondur. AKKA, “Avrupa Konveksiyonel Silahların İndirimi” konusunda bir antlaşmadır. Silahsızlanma alanında kaydedilen önemli bir gelişmedir. Dünya barışına katkı sağlamayı düşünen Türkiye de AKKA’ya taraf bir devlettir.
10. KARADENİZ EKONOMİK İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI (KEİT)
1990 yılında Türkiye’nin girişimiyle “Karadeniz Ekonomik İşbirliği Toplantısı” yapılmıştır. Bu toplantıda Karadeniz havzasını barış, refah ve istikrar bölgesine dönüştürmek amaçlanmıştır.
11. TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi)
Başbakanlığa bağlı olarak kurulan bir kuruluş olup bilimsel, idari ve mali özerkliğe sahiptir. 1994 yılında çalışmalara başlayan bu akademi, gençleri bilim ve araştırmaya sevk etmeye ve bilim insanları yetişmesini sağlamaya çalışmaktadır. TÜBA, TÜBİTAK’tan sonra kurulan bir bilim akademisidir.
12. TÜRKSOY PROJESİ
Türkiye, 1993 yılında Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi (Türksoy) projesini geliştirmiştir. Bu projenin amacı Türkçe konuşan ülkeler ve topluluklar arasında kültürel ilişkilerin geliştirilmesidir.
13. GAP
Dicle ve Fırat nehirleri üzerine yapılmış baraj ve hidroelektrik santralleri ile birçok alanda sürdürülebilir bir kalkınma programıdır. GAP 1,7 milyon hektar bir tarım alanını sulayacak dev bir projedir. GAP projesi kapsamında dünyanın 5. büyük barajı olan Atatürk Barajı yapılmıştır.
14. MAVİ AKIM
Türkiye ile Rusya arasında 1997 yılında 25 yıl geçerli olacak “Mavi Akım Projesi Antlaşması” imzalanmıştır. Böylece Rusya’dan, Türkiye’ye doğalgaz nakletmek için 2005’te mavi akım hattı açılmıştır. Karadeniz geçişli bu büyük boru hattından Türkiye’ye önemli miktarda doğalgaz gelmektedir.
15. TÜRKİYE’DE KÜLTÜREL GELİŞİM
Beyaz Cam (Türkiye’de ilk TV yayını): İTÜ’nün televizyon deneme yayınlarıyla 1952 Nisan ayında Türkiye’de ilk TV yayını başlamıştır. İTÜ’nün yayınları, ilk resmi radyo ve televizyon kurumu olan TRT’nin 31 Ocak 1968 Çarşamba akşamı yayın hayatına başlamasına kadar sürmüştür. 1970’lerde siyah-beyaz tek kanallı televizyon yaygınlaşmıştır.
Renkli Cam: Kamuya açık ilk renkli TV yayını 31 Aralık 1981’de TRT tarafından yılbaşı gecesi yapıldı. Türkiye, renkli yayına tamamen 1984’te geçti. Tek kanallı yayın dönemi 1986’da ikinci kanalın açılmasıyla sona erdi. 1990’lı yıllarda ise özel TV kanalları yaygınlaşmaya başladı. 1993’te Anayasada yapılan değişiklikle özel TV- Radyo yayıncılığı serbest bırakıldı. Buna paralel olarak RTÜK kuruldu.
Türkiye’den Dışarıya Göç: 1923–25 döneminde Yunanistan ve Türkiye arasında nüfus değişimi yaşandı. 1925–60 döneminde Türkiye’den yurt dışına yönelen göç ağırlıklı olarak gayri Müslimlerden oldu. (Özellikle 2. Dünya savaşı sırasında Varlık Vergisi uygulamasından ve İsrail’in kurulmasından dolayı.) 1960’ların başı ve 1970’lerin sonları ise işçi göçü dönemidir (Özellikle Almanya, Avusturya, Hollanda, Belçika, Fransa ve İsveç ülkelerine).
Dışarıdan Türkiye’ye Göç: Türkiye’ye göçün 1. Dönemi 1923–45 “Ulusal İnşa” olarak adlandırılır. Çünkü sınırlarımız dışında kalmış insanlarımız Anayurt’a gelmişlerdir. Bunun en önemli nedeni yaşadıkları ülkelerdeki çatışmalar ve anlaşmazlıklardır. 2. dönem ise Bulgaristan’dan Türkiye’ye 1945–89 yılları arasında aralıklarla yapılan göçlerdir.
Uyarı: Batı Avrupa’da, 1995 yılı rakamlarına göre Türk nüfusu 3 milyondur. Günümüzde Avrupa’ya göç oldukça azalmıştır.
16. KÜRESELLEŞEN DÜNYA’DA MEYDANA GELEN ÇEŞİTLİ SORUNLAR
Terör: İnsanları yıldırmak, sindirmek yoluyla onlara belli düşünce ve davranışları benimsetmek için zor kullanma ya da tehdit etme eylemidir. Yıkıcı ve bölücü unsurlardan oluşmaktadır. Bu nedenle dünya genelinde sorun olan şiddet ve teröre karşı önlem almaya yönelik ulusal ve uluslararası çalışmalar yapılmaktadır. BM Antlaşmasının 1. maddesinde “Uluslararası Barışı ve Güvenliği sağlamak” BM’nin amaçlarından biri olarak ifade edilmektedir.
Ancak dünyada birçok ülke düşman olarak gördüğü ülkelerdeki terör hareketlerine destek vermektedir. Bu nedenle terörle mücadelede dünya genelinde tam bir başarıdan söz edilememektedir. Ne var ki Fransa gibi bir ülkenin Ermeni terör örgütü ASALA’nın faaliyetlerini desteklemesi, Avrupa’daki pek çok ülkenin PKK’yı desteklemesi, ABD’nin Orta Doğudaki terör hareketlerinde Arapları kınarken, İsrail’i görmezden gelerek çifte standart uygulaması terörü engelleme umutlarını olumsuz etkilemiştir.
ISAF (Uluslararası Güvenlik Destek Gücü): 11 Eylül Saldırılarından sonra Afganistan’dan uzaklaştırılan Taliban yönetiminin yerine BM Güvenlik Konseyi ISAF’ı kurmuştur. Türkiye, ISAF’ın komutanlığını uzun süre sürdürmüştür.
Küresel Isınma: İnsan faaliyetleri sonucu atmosfere salınan karbondioksit ve metan gazların doğal yapıyı bozmasıyla sera etkisi yaratması (güneş ışınlarının atmosferde tutulmasına) sonucunda dünya yüzeyinde sıcaklıkların artmasına küresel ısınma denir. Kömür, petrol, fuel gibi fosil yakıtlarından oluşan karbondioksit gazı atmosferdeki doğal örtüyü (su buharı ve karbondioksiti) etkileyerek yeryüzüne yansıyan güneş ışınlarının daha fazla atmosferde tutulmasına, yeryüzünün daha fazla ısınmasına yol açmaktadır. Bu etkiye sera etkisi denilir.
Açlık ve Yoksulluk: Dünyayı bekleyen önemli sorunlardan biri de açlıktır. Dünyada her yıl 11 milyon kişinin açlıktan veya yetersiz beslenme yüzünden öldüğü tahmin edilmektedir. 300 milyonu çocuk olmak üzere, 800 milyon açlığa maruz insanın 203 milyonu Güney Afrika’da, 519 milyonu Asya ve Pasifik’te, 53 milyonu Latin Amerika ve Karayiplerde, 33 milyonu ise Yakın Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşamaktadır.
Çevre Kirliği: Çeşitli kaynaklardan çıkan katı, sıvı ve gaz halindeki maddelerin hava, su ve toprakta yüksek oranda birikmesi çevre kirliliğine neden olmaktadır.
Çernobil Nükleer Reaktör Kazası: 20. yy. en büyük nükleer kazasıdır. Nükleer enerjinin dünyaya verdiği zararın en somut örneği 1986 yılında Çernobil nükleer santralindeki patlamadır. 26 Nisan 1986 tarihinde Ukrayna’nın Kiev kenti yakınlarındaki Çernobil Nükleer Güç Reaktörü’nde meydana gelen patlama sonrasında atmosfere büyük miktarda radyasyonun salındığı kazadır. Çernobil patlaması sonucunda yaşanan sızıntı 3 milyon insanı radyasyona maruz bırakmış, radyasyon Karadeniz havzasını tehdit etmiştir.
Salgın ve Bulaşıcı Hastalıklar: Salgın ve bulaşıcı hastalıklar son yıllarda artmakta ve çeşitlenmektedir. Son 25 yılda dünyada birçok salgın hastalık ortaya çıkmıştır: AIDS, Kırım Kongo Kanamalı hastalığı, Kuş gribi, Domuz gribi (H1 N1 virüsü) gibi.
WHO (Dünya Sağlık Örgütü): WHO’nun kurulmasına 1945 yılında ABD’nin San Francisco kentinde toplanan BM Konferansı’nda karar verilmiştir. Bu kuruluşun amacı insan ve toplum sağlığıyla ilgili uluslararası çalışmalar yapmaktır.
Kyoto Protokolü: Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişiklikleri konusunda mücadele etmeye yönelik uluslararası tek çevre antlaşmasıdır. BM, “İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi” içinde imzalanmıştır (Japonya 1997). 1997’de imzalanıp, 2005’te yürürlüğe giren bu protokolün temel amacı 6 milyarı aşan dünya nüfusunda karbondioksit ve sera etkisine neden olan gazların salınımını en aza indirmektir. Pahalı yatırımlar gerektiren bu projeye sahip çıkılması dünyanın geleceği açısından yaşamsal önem taşımaktadır.
Protokolü kabul eden ülkeler karbondioksit ve sera etkisine neden olan diğer 5 gazın salınımını azaltmaya söz vermişlerdir. Protokol, ülkelerin atmosfere saldıkları karbon miktarını 1990 yılındaki düzeylere düşürmelerini gerekli kılmaktadır. Bu sözleşmeye 84 ülke imza koymasına rağmen resmi imza veren ülke sayısı 35’i geçmemektedir. 177 ülke ve AB’nin taraf olduğu Kyoto Protokolü, 6 Şubat 2009 tarihinde TBMM tarafından görüşülerek imzalanmıştır. Böylece Türkiye de protokol gereklerini yerine getirmeyi kabul etmiştir. Kyoto Protokolü şu anda yeryüzündeki 160 ülkeyi ve sera gazı salınımlarının %55’inden fazlasını kapsamaktadır. Ancak Kyoto Protokolü ile devreye girecek olan önlemler pahalı yatırımlar gerektirmektedir.
Uyarı: AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı), BAB (Batı Avrupa Birliği), NATO gibi teşkilatların hepsi teröre karşı ortak mücadeleye dönük ilkelere sahiptir.
Küresel ısınmanın halk ve toplum düzeyinde yeterince ciddiye alınmaması ve Kyoto Protokolü antlaşmasının hiçbir bağlayıcılığının olmaması nedeniyle bugüne kadar atmosfere salınan gaz oranlarında düşüş yaşanmamıştır. Bu konuda sadece çevreci örgütlerin duyarlı davranması bir sonuç vermemekte ve başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkeler, antlaşmaya imza koymayarak bu konuda sorumlu davranış göstermemektedirler.
Sonuç olarak; içinde bulunduğumuz yüzyıl birçok teknolojik imkânları insanların hizmetine sunarken bir yandan da insanlığın ortak malı olan çevreden geri getirilmesi zor olan varlıkları da alıp götürmektedir. Hızlı nüfus artışı, buna bağlı olarak beslenme, enerji, eğitim, çarpık kentleşme, sağlıksız sanayileşme, azalan ve tükenen canlı türleri, artan kirlilik ve iklim değişiklikleri dünyamızın en önemli iç sorunlarını oluşturmaktadır. Doğayı kirleten en önemli unsur ise insandır. Normal şartlarda kendini temizleyen doğa, artık aşırı kirlenmekte ve kendini yenilemekte zorlanmaktadır.
17. KÜRESELLEŞEN DÜNYADA, TÜRKİYE’DE YAŞANAN SORUNLAR ve GELİŞMELER
Türkiye’nin en önemli sorunlarının başında 1960’lı yıllardan itibaren süregelen terör hareketleri yer almaktadır. 61 Anayasası’nın getirdiği özgürlükler ortamında masum öğrenci istekleri biçiminde başlayan hareketler, 1970’li yıllarda işçileri de etkilemiş ve zaman içinde terör, tüm toplumu tehdit eder hale gelmiştir. 1970’lerin ortalarında etnik ayrılık talepleri başlamış ve sonrasında PKK ortaya çıkmıştır. Böylece faili bilinmeyen cinayetler 1977’den sonra artmıştır. Bu dönem 12 Eylül Askeri Darbesi ile noktalanmıştır.
Ancak 1980’li yıllarda demokrasiye tekrar geçilmesi, yasa dışı örgütleri tekrar harekete geçirmiş ve bu örgütler şiddetle eğitim kurumlarını işlemez hale getirmişlerdir. Ayrıca basın üyelerini de hedef alarak kargaşa ortamı yaratmaya çalışmışlardır.
Türkiye’nin diğer bir önemli sorunu 17 Ağustos 1999’da tüm ülkeyi yasa boğan depremdir. Bu depremin doğurduğu toplumsal ve ekonomik sorunların etkileri hala sürmektedir. Bu arada, deprem sonrası ekonomik sorunları en aza indirmek için zorunlu deprem sigortası (DASK) getirilmiştir.
Bu dönemde, eğitim de Türkiye’nin önemli sorunlarından biridir. Toplumsal barışın ve huzurun en önemli araçlarından biri eğitimdir. Oysa insanların eğitim seviyesi yükseldikçe sıkıntıların çoğu kendiliğinden çözümlenecektir. Bu nedenle devlet ve özel kuruluşlar eğitim alanındaki çalışmalara öncelik vermelidir.
Son yıllarda Türkiye’de “Haydi Kızlar Okula, Temel Eğitim Programı, Eğitime %100 destek projesi” ile eğitime önem verilmeye başlanmıştır. 1998’den itibaren Türkiye’de 8 yıllık kesintisiz eğitime, 2012 yılından sonra 12 yıllık kesintisiz eğitime geçildi.
Türk Kızılayı, 1868 yılında Hilal-i Ahmer (Osmanlı yaralı ve hasta askerlere yardım cemiyeti) adıyla kurulmuştur. İmkânları ölçüsünde, yaşanan doğal afet ve savaşlarda çeşitli ülkelere yardım yapmıştır. Türk Kızılayı hem ülkemizdeki hem de dünyadaki sorunların çözümüne katkılar yapmaktadır. 2004 yılında Güney Asya’daki Tusunami felaketine yardım göndermiş, 2005 yılında Pakistan’da yaşanan deprem felaketinde Pakistan halkına yardım etmiştir.
Türkiye’de, Çalışma Bakanlığı, İş Bulma Kurumu ve İşçi Sigortaları Kurumu 1946 yılından itibaren kurulmuştur. 1947’de Sendikalar Kanunu çıkartılmıştır. DİSK, KESK, MEMUR-SEN önemli sendikalar arasında yer alır.
Türkiye’de 1 Mayıs, 1976’dan itibaren İşçi Bayramı olarak kutlanmaktadır ve günümüzde yapılan düzenlemeyle 1 Mayıs, resmi tatil olmuştur.
1982 Anayasası’nı daha demokratik hale getirmek için anayasanın bazı maddeleri değiştirilmiştir. Buna göre seçmen yaşı 18’e, seçilme yaşı 25’e indirilmiştir. Siyasi partilerin kapatılması ise zorlaştırılmıştır.
2003 yılında Türkiye, Eurovision şarkı yarışmasında Sertap Erener ile birinciliği kazanmıştır.
Türkiye, 2002 yılında Kore’deki Dünya Kupasında dünya üçüncüsü olmayı başarmıştır.
Türkiye, 2008 Avrupa futbol Şampiyonasında yarı finale kadar yükselmiştir.
Edebiyat alanında Türkiye, Orhan Pamuk’la “Dünya Nobel Edebiyat ödülünü” kazanmıştır.
1996 yılında dünyada “Dolly” adlı koyun kopyalanırken, 2007’de Türkiye, “Oyalı” adlı koyunu kopyalamıştır.
1996 yılında Kardak kayalıkları yüzünden Türkiye ile Yunanistan savaşın eşiğine gelmiştir.