in

Para Politikası

 

Eğer hükümet daha yüksek üretim pozisyonunu muhafazaya çalışırsa, para arzını hızlanan cari enflasyondan daha hızlı arttırmak zorunda kalacaktır. Eğer böyle yapılmazsa, halk nispi fiyatların değişmediğini hemen fark edecek ve davranışlarını başlangıçtaki duruma geri döndürecektir. Şimdi yeniden parasal gelişmenin olmadığı, fiyatların istikrarlı olduğu başlangıç denge düzeyine geri dönelim. Bu kez de para arzının sabit bir oranda kısıldığını, böylece talebin düştüğünü varsayalım. Firmalar ve işçiler yanlış bir şekilde kendi nispi fiyatlarının düştüğünü varsayalım. Firmalar gönüllü olarak daha az üretirlerken, işçiler de gönüllü olarak daha az çalışırlar. Böylece üretim düşer ve bir deflasyon ortaya çıkar. Halk, er veya geç tüm fiyatların düştüğünü ve yanılmış olduğunu anlayacaktır. Yani aslında nispi fiyatların değişmediğini görecektir. Böylece üretim ve istihdam, başlangıç düzeyine geri dönecektir. Ancak şimdi cari ve beklenen deflasyon oranı %5’ dir. Üretim ve istihdamdaki azalmanın sürdürülmesi için parasal daralma oranının şimdi %10’a çıkarılması gerekir. Bu durumda bir kez halk aldanacaktır. Dolayısıyla işçiler daha az çalışacak ve firmalar daha az üreteceklerdir. Ancak halk er veya geç gerçeğin farkına varacak ve davranışlarını değiştirerek başlangıçtaki duruma geri dönecektir. Ancak şimdi cari ve beklenen deflasyon oranı %10 dur. Yukarıdaki açıklamalardan şu sonuç çıkmaktadır.

Enflasyonla milli gelir arasındaki uzun dönemde seçim yapılmaz. Geliri tam istihdam düzeyinin üstünde tutma yönünde bir para politikası uygulaması, sabit bir enflasyon oranını gerçekleştirecektir. Ayrıca bu, sürekli olarak hızlanan bir enflasyon olacaktır. Bir çok iktisatçı, eğer gelir sürekli olarak tam istihdam milli gelir düzeyinin altında tutulursa, enflasyon un hızlanma eğilimine gireceği görüşüyle ilgili bir yorumu kabul etmektedir. Ancak bir çok Neo-Keynesgil iktisatçı, milli gelir denge düzeyinin üstüne çıkma koşulunun işçi ve firmaların hatalarından kaynaklandığını kabul etmemektedir. Modelin diğer yönü daha çok tartışma konusudur. Rekabetçi modelde, fiyatların aşağıya doğru esnekliği varsayılmaktadır. Milli gelir, tam istihdam düzeyinin altında olduğu sürece, fiyatlar genel düzeyi giderek hızlanan bir şekilde düşecektir.

Neo- Keynesgil’lere göre, fiyatlar genel düzeyinin düşme yönünde esnek olmasının gözlenmesi, bu görüşü çürütmektedir. Ayrıca Neo-Keynesgil’ler , GSMH’nın tam istihdam düzeyinin altında olmasının temel nedenini, fiyat sisteminin verdiği sinyalleri yanlış algılama sonucu, istihdam ve üretimin gönüllü olarak azaltılmasında aramayı da kabul etmemektedirler. İleride daha geniş olarak inceleneceği üzere son yıllarda kendilerine yeni klasik denilen Lucas, Wallace, Sargenat, Barro gibi iktisatçılar monetarizmin içinde, rasyonel bekleyişiler adlı bir teori geliştirilmiştir. Bu teoriye göre halk, çabuk bir şekilde hatasını öğrenir. Bu görüşe göre, rassal hatalar yapsa bile, halk sistematik ve sürekli hatalar yapmaz.

 

1.2 Keynesgil Görüşün Temelleri
Neo-Keynesgil yaklaşım, ekonominin oligopolistik yapısını ön planda tutmaktadır. Bu piyasada büyük firmalar fiyatları saptarlar. Tam rekabetçi piyasalarda olduğu gibi fiyatlar, firmalar için veri değildir. Bu firmalar maliyetlerine oranla sabit bir kar haddi uygulayarak satış fiyatlarını belirler. Öte yandan toplam talepteki konjonktürel dalgalanmalar, her firmanın ürünü için konjonktürel talep dalgalanmalarına neden olur. Bu durum, firmaların fiyatlarında değil üretim ve istihdam hacminde konjonktürel değişmelere neden olur. Keynesgil modelde aynı durum, emek piyasası için de geçerlidir. Ücretler fiyat düzeyine ve prodüktiviteye göre saptanır. Ancak ücretler, talepteki kısa vadeli dalgalanmalara daha duyarsızdır. Eğer ücret oranları emek piyasasını şeffaflaştırmak için dalgalanıyorsa, ücretler konjonktür boyunca dalgalanacaktır.

Bu durumda tüm işçilerde konjonktürel dalgalanmalara bağlı belirsizliklerden etkilenecektir. Buna karşılık, eğer ücretler uzun dönem düşünceleriyle saptanmışsa, emek piyasasını şeffaflaştırmak için dalgalanmıyorsa, talepteki konjonktürel dalgalanmalar istihdamın dalgalanmasına sebep olacaktır. Özellikle gelişmiş sanayi ülkelerinde kıdem esası, yani işçi çıkarmak gerektiğinde en kıdemsiz işçilerden başlanma prensibi geçerlidir. İşten çıkarma kıdeme göre olduğundan, istihdamdaki dalgalanmalar en azından kıdemli %10 veya %20 işçiyle sınırlı olacaktır. Dolayısıyla işçilerin çoğunluğunda, talepteki dalgalanmalar karşısındaki işi kaybetme konusundaki belirsizlik çok azdır. Tüm belirsizlik diğer işçilere göre azınlıkta kalan kıdemsizler içindir. Böylece işçilerin çoğunluğu tarafından, konjonktür boyunca değişmeyecek sabit ücretlere katlanılacaktır. Oysa Monetarist görüşe göre, ücretler değişmekte ve bunun sonucu istihdam düzeyi aynı kalmaktaydı.

O halde Keynesgil model, uzun süren enflasyonist ve denflasyonist açıkların oluşmasına neden olan sistematik rahatsızlıklara yer vermektedir. Bundan dolayı GSMH dahil, büyük ve sürekli dengesizlikleri dengeleyici bir istikrar programına ihtiyaç vardır. Bu politikalar maliye ve para politikası araçlarıyla toplam talebi değiştirmeyi amaçlamaktadır.  2. PARA NE KADAR ÖNEMLİDİR?  2.1 Monetaristlerin Görüşü Modern miktar kuramcıları olarak adlandırılan Monetaristlerin görüşlerinin temel çizgileri, 16- yüzyıla, Jean Boden’e kadar uzanmaktadır. Daha sonra John Locke, David Hume, David Ricardo, John Stuart Mill, Irving Fisher’in katkılarıyla günümüzde de Milton Friedman tarafından şekillendirilmiştir. Bilindiği gibi miktar kuramcıları öncelikle para miktarıyla fiyatlar arasındaki ilişkiyle ilgilenmişler ve pa­ra arzını, fiyatlar genel düzeyinin temel belirleyicisi olarak görmüşlerdir. Günümüz­de modern miktar kuramcıları (Monetaristler), paranın fiyatlar genel düzeyini belir­lemenin ötesinde, daha geniş işlevinin olacağını görmüşlerdir. Monetaristler, para­nın kısa dönemde, ekonomik faaliyetleri de etkileyeceğini kabul etmektedirler.

 

2.2 Keynesgillerin Paranın Dolaşım Hızının İstikrarsızlığı Görüşü
Keynesgil iktisatçılara göre, paranın GSMH’yı etkileme yolu oldukça farklıdır, dolaylıdır ve güvenilir değildir. Çünkü paranın dolaşım hızı hem kısa dönemde hem de uzun dönemde çok istikrarlı değildir. Şimdi bunun nedenini inceleyelim. Merkez Bankası’nın açık piyasa işlemleriyle tahvil satın alarak para arzım arttırdığı­nı varsayalım.

Bunun sonucu olarak halkın elindeki likiditenin arttığını ve halkın da bu likiditeyi yanında tutmak istediğini varsayalım. Bu durumda tüm parasal süreç da­ha başlamadan sona erecektir. Halk ek parayı alacak ve iddihar edecektir. Böylece para arzı arttırılmasına rağmen GSMH değişmemektedir. Para­nın dolaşım hızı düşmüştür. Bu durum bilinen ünlü likidite tuzağıdır. Öte yandan para arzında bir artış olduğunu ve aynı anda da para talebinde de bir artışın olduğunu varsayalım. Bu durumda gelir akımı doğmadan sistem kısa dev­re yapacaktır.

Şimdi bunu şekil (1) yardımıyla açıklayalım. Şekilde para arzı art­makta aynı anda da para talebi fonksiyonu sağa kaymaktadır. Bunun sonucu olarak denge faiz oranı değişmemektedir. (Monetarist bir iktisatçı, faiz oranının bir fonksi­yonu olsa bile, para talebinin çok istikrarlı olacağını, dolayısıyla bütün kaymaların nadiren meydana geleceğini ileri sürecektir.  Şimdi de olaya Monetaristlerin düşündüğü gibi bakalım. Halkın ek nakit an­kesleri ellerinde tutmak istemediğini varsayalım. Halk ellerindeki parayı fazla bularak bunları harcamaya başlasın. Monetarist bakış açısından halk harcamasını muhte­melen reel aktiflere, reel mal ve hizmetlere yöneltecektir.

Dolayısıyla doğrudan doğ­ruya GSMH’yı yükselecektir. Buna karşılık olaya Keynesgil açıdan bakarsak, halk elindeki parasını reel aktiflere değil, pay senedi, tahvil gibi Finanssal aktiflere yatıracak­tır. İşte bu nedenle şekil (1)yatay eksende para düşey eksende faiz yer almak dır. Monetaristler para talebinin işlem güdüsünü ön planda tutarken, Keynesgil spekülasyon güdüsünü ön planda tutarlar. Keynesgil dünyada, halk Finanssal aktif talebini arttırdığı zaman, tahvil fiyatı yükselir ve faiz oranları düşer. Daha henüz GSMH etkilenmemiştir. Faiz oranları da bu düşüş, bazı firmaları veya tüketicileri ödünç almaya teşvik edebilir. Böylece nihayet GSMH etkilenmiş olur.

Temel Keynesgil görüşü özetlersek, eğer para arzındaki değişmeler önce faiz oranlarını değiştirirse ve eğer firmaların ya da tüketicilerin harcamaları faizdeki değişmelere duyarlıysa, GSMH para arzındaki değişmelerden etkilenir. İlişki böyle dolaylı olunca, pek çok şey sonucu etkileyebilir.  Faiz oranının, ödünç alma ye yatırın harcaması üzerindeki etkisine ek olarak Keynesgillerce tartışılan para politikasının iki ek unsuru daha vardır. Bunlardan birincisine göre, para arzı arttığında ya da azaldığında, ödünç verenler muhtemelen daha fazla veya az krediyi elverişli kılabilir.

“Kredi Varlığı” adı altında bu konu ileri de geniş olarak incelenecektir. Ayrıca, para politikası dorudan doğruya serveti değiştirmezken, faiz oranları ve tahvil fiyatları üzerindeki etkiyle bir servet etkisi yaratabilir. Daha düşük faiz oranları daha yüksek tahvil fiyatları, daha yüksek faiz oranları daha düşük tahvil fiyatları demektir. Bu sırada ortaya çıkan sermaye kaybını hissetmek mümkündür. Ancak sermaye kazancı çoğu kez kağıt üzerinde kalabilir.

Kişini portföyündeki pay senedi ve tahvillerin değerlerindeki değişmeler onun reel mal harcamalarını (konut gibi) ve hatta reel eğlence masraflarını etkiler.

Modern Keynesgiller için dolaylı servet etkisi, para politikasıyla GSMH arasında bir diğer bağlantı sağlar.  Para politikasına bir eski Keynesgil itiraz da, bugün pek işitilmese de, vurgu­lanmaya değer görünmektedir. Bu itiraz para politikasının, özellikle enflasyonla mü­cadele için kullanıldığında tehlikeli bir araç olduğudur. Çünkü Keynesgillere göre, para politikasının ılımlı olarak yürütülmesine olanak yoktur. Eğer para politikası et­kiliyse muhtemelen çok etkin olacaktır. Dolayısıyla bir Finanssal krize sebep olabilir. Aşırı parasal kısıtlama, ödünç verenler ve alanlar açısından risk düzeyini arttırarak, Finanssal sistemden kopmaları ve ayrılmaları hızlandırarak, sermaye piyasalarının et­kinliğini azaltarak bir ekonomik resesyona neden olabilir.

Özellikle Alvin Hansen, Warren Smith gibi ünlü Keynesgil iktisatçıların yukarıdaki yaklaşıma benzer öngörü­leri, izlenen sıkı para politikalarının sonucunda gerçekleşmemiştir.Keynesgil iktisatçıların para politikasına karşı bir diğer itirazı da, bu uygula­manın ekonomideki sektörleri aynı oranda etkilemediği ve üretim yapısında bozul­malara yol açtığı şeklindedir. Özellikle sıkı para politikası izlendiğinde, faiz oranları­nın yükselmesi en başta inşaat sektörü olmak üzere bazı sektörleri daha fazla etki­ler. Öte yandan ödünç para bulmanın güç ve pahalı olduğu bu dönemlerde özellikle küçük işletmeler büyüklerden daha fazla etkilenir. Öte yandan parasal genişlemeye gidildiğinde de, başta spekülatif inşaat ve buna benzer faaliyetler öne geçerler.

  1. KEYNESGİL VE MONETARİST GÖRÜŞE GÖRE PARA, FAİZ VE YATIRIM İLİŞKİSİ VE DIŞLAMA (CROWDING OUT) ETKİSİ 3.1 Para Politikasının Etkinliği Genel olarak, gerek Keynesgil iktisatçılar gerekse Monetarist iktisatçılar ge­nişletici para politikasının başlangıçta faiz oranlarını düşürdüğünü kabul etmektedir­ler. Şimdi bundan sonra ne olacağı konusunda, Keynesgil ve Monetarist bakış açıla­rını inceleyelim.Monetaristler milli gelirin, para politikasından güçlü bir şekilde maliye politi­kasından da zayıf bir şekilde etkilendiğine inanırlar. Keynesgiller ise maliye politika­sının para politikasından daha güçlü olduğuna inanırlar. Bunun niçin böyle olduğu­nu şekil (2)  deki eğrilerin eğimlerine bakarak ortaya koyabiliriz. Monetaristler ve Keynesgiller para talebi ve yatırım fonksiyonunun marjinal etkinliği konularında farklı düşünmektedirler. Monetaristler, faiz oranlarındaki de­ğişmelere para talebinin fazla cevap vermeyeceğini, buna karşılık yatırım harcaması­nın faiz oranındaki değişmelere çok duyarlı olduğunu söylerler.. Buna karşılık Neo-Keynesgiller, para talebinin faiz oranındaki değişmelere çok duyarlı olduğunu, buna karşılık yatırım harcanmasının faize duyarsız olduğunu savunurlar. Şekil (2)de görüldüğü gibi Monetarist varsayımlar, para politikasını çok et­kin yapmaktadır. Buna karşılık Neo-Keynesgil varsayımlar, para politikasını nispe­ten etkisiz kılmaktadır. Ekonomi başlangıçta r1 faiz oranı ve I1 yatırım düzeyinde dengede olsun. Merkez Bankası para arzını M1’den M2’ye kaydırsın,faiz oram r2’ye düşecektir. Bunun sonucu olarak yatırım harcamaları I1’ den I2’ye yükselecektir. 1.Monetarist görüşe göre büyüktür. Dolayısıyla para politikası etkindir.2.Neo-Keynesgil görüşe göre ise, Al küçüktür. Dolayısıyla para politikası et­kin değildir. Şimdi para arzındaki değişmelerin etkisinin her iki görüşe göre nasıl geliştiği­ni şekil (2)’ yi izleyerek biraz daha yakından inceleyelim.1.Birinci ilişki para talebidir. Monetaristlerin, para talebinin faiz oranlarına karşı duyarsız olduğuna inandıklarını daha önce belirtmiştik. Keynesgiller para tale­binin faiz oranına karşı duyarlı olduğuna inanırlar. Çünkü parayla faiz geliri getiren kısa vadeli aktifler kolayca ikame edilebilir. Genişletici bir para politikası, aşırı para arzı yaratır. Firmalar ve bireyler, elle­rindeki aşırı parayla tahvil satın almak isterler. Bu durum faiz oranlarını düşürür. Faiz oranlan herkesin artan para arzını elde tutmaya hazır olabilecekleri düzeye ka­dar düşer. Eğer Monetaristler haklıysa faiz oranlarındaki düşüşün büyük, eğer Key­nesgiller haklıysa faiz oranındaki düşüşün küçük olması gerekecektir. Tersine daraltıcı bir para politikası, para arzını daraltarak aşırı bir para talebi yaratacaktır. Firmalar ve bireyler, tahvil satarak para ankeslerini istedikleri düzeye getirmeye çalışacaklardır. Bu sırada faiz oranı, herkesin azalan parayla yetinebilece­ği düzeye kadar yükselecektir. Eğer Monetaristler haklıysa, faiz oranlarındaki yükse­liş büyük, eğer Keynesgiller haklıysa faiz oranlarındaki yükseliş küçük ola­caktır. 2.İkinci ilişki, yatırım fonksiyonunun marjinal etkinliğidir. Faiz oranlarındaki bir yükselme yatırım harcamalarını azaltacak, faiz oranlarındaki bir düşüş ise yatı­rım harcamalarını arttıracaktır. Monetaristler, yatırım harcamasının faiz oranlarına çok duyarlı olduğuna inanır.

Oysa Keynesgiller, yatırımların öncelikle satışlardan, karlardan ve bekleyişlerden etkilendiğini ve faiz oranındaki değişmeler hiç olmazsa kısa dönemde, önemli ölçüde cevap vermeyeceğine inanır. Özetlersek, Monetaristlere göre para arzındaki değişmeler, faiz oranlarında büyük değişmelere neden olur. Bu değişme bu kez harcamalarda önemli değişmelerle sonuçlanır. Keynesgillere göre para arzındaki değişmeler, faiz oranlarında küçük değişmelere neden olur. Bunun harcamalar üzerindeki etkisi küçük ve önemsizdir. 3.2 Maliye Politikasının Etkinliği Şimdi de devlet harcamalarında bir artış olduğunu düşünelim. Bu, önce geliri arttırır. Bunun sonucu sermayenin marjinal verimliliği eğrisi (MEI) sağa kayar (MEI1’den MEI2 ’ye). Bu ise toplam yatırımların artmasına neden olur (I1’den I3’e). Ancak gelir artışının sonucu olarak işlem güdüsüyle para talebi artar. Bu ise aşırı pa­ra talebi yaratır. Başlangıçta ekonomideki denge faiz oranı r1 ve yatırım harcamaları da I1 olsun. Daha sonra genişletici bir maliye politikasının, toplam talebi arttırdığını varsayalım. Harcamalar arttığında, işlem güdüsüyle para talebi de yükselir.

Bu ise Md1’iMd2 ’ye kaydırır ve faiz oranının r2  ye yükselmesine neden olur. Faiz oranında­ki yükselme, yatırım harcamalarında 13’den I2 ye gerilemeye neden olur. Burada ar­tan kamu yatırımları nedeniyle, özel yatırım harcamaları dışlanmaktadır. Bir diğer deyişle dışlama etkisi (crowding out) söz konusudur. Böylece özel sektör yatırımla­rındaki azalmanın bir kısmı devlet harcamalarındaki artışla dengelenmektedir.

  1. Monetarist dünyada dışlama etkisi büyük, bu nedenle Al küçüktür. Dolayı­sıyla Maliye politikası etkisizdir.

Yani Monetaristlere göre hükümet harcamalarında­ki değişme, faiz oranlarında büyük değişmelere, bu ise özel yatırım harcamalarında önemli dengeleyici düşmelere neden olacaktır. Böylece toplam talep üzerindeki net etki çok az olacaktır.  2.      Neo-Keynesgil dünyada dışlama etkisi küçük, dolayısıyla Al büyüktür. Do­layısıyla maliye politikası etkisizdir. Bir başka deyişle Neo-Keynesgillere göre devlet harcamalarındaki değişmeler, faiz oranlarında küçük değişmelere neden olur. Dola­yısıyla yatırım harcamalarındaki dengeleyici değişmeler küçük ya da önemsizdir.

 

BEŞİNCİ BÖLÜM TÜRKİYE’ DE PARA POLİTİKASI 1.Dünden Bugüne Para Politikaları Türkiye’de gerçek anlamda para politikalarının uygulanmaya başlaması 1980’li yılların sonlarına doğru olmuştur. O döneme kadar para politikaları, kamu parasal yetkililerinin el­lerindeki parasal aygıtların bugün ulaştığı çağdaş konumdan yoksun olması nedeniyle, yal­nızca geleneksel bazı yöntemlerle uygulanmıştır; ya da parasal gelişmeler sadece başka po­litikaların sonucu olarak gerçekleşmiştir. Ekonomik istikrarın başlı başına parasal politika­lara dayandırılması, ticari serbestleşme dönemi denilebilecek 1980 sonrası dönemden son­ra 1988 yılı itibariyle başlatılan mali serbestleşme döneminin hemen ardından gelmiştir. Ülkemizde Cumhuriyet’ in kuruluşunun ilk yirmi beş yılında, sadece mali aracılık alanında ulusal kamu bankaları ile Merkez Bankası gibi bazı kamu otoriteleri kurulmuştur. Bu dö­nem, önce ekonomi politikalarının uygulanabilmesi, daha sonra da ekonomik kalkınma ve sanayileşmenin devlet teşvikleriyle gerçekleştirilebilmesi amaçlarıyla atılmış birçok adımı içermektedir. Daha sonra toplumda tasarruf eğilimleri desteklenmiş, özel sermaye birikim­lerinin yatırımlara dönüşebilmesi için özel mali aracılık kurumları (örneğin özel bankalar) teşvik edilmiştir. Yine aynı dönemde ülkenin tümüne yayılan bir parasallaşma (monetizas­yon) süreci de başlatılmıştır.

Öte yandan, kamu altyapı yatırımlarının hızla artırıldığı ve ta­rımsal kesimin yüksek desteklerle korunduğu bu dönemdeki genişlemeci yaklaşım, para politikalarındaki gevşek tutumla sağlanmıştır. Planlı dönemin para politikaları daha önceki dönemlere göre temel farklılıklar taşımamış­tır. Ekonomik konjonktürün ve sanayileşmenin hızlanması nedeniyle gevşek para politika­ları ilk önceleri enflasyon üzerinde önemli bir etki yapmamasına rağmen, özellikle dışar­dan kaynaklanan bir maliyet enflasyonuyla karşılaşılınca kısa zamanda bir krizin eşiğine ge­linmiştir. Daha sonra bu kriz, artan enflasyon karşısında temel parasal parametreler olan döviz kuru ve faiz oranlarının serbestçe yukarıya doğru ayarlanamadığı bir yapının sonu­cu olarak da derinleşmiştir. Ekonomi politikalarında kökten bir yaklaşım ve yapı değişikliği anlamına gelen 24 Ocak Kararları temel parasal parametrelerin, yani faiz ve döviz kurunun serbestleşerek yükselme­sine ve bazı makroekonomik dengelerin sağlanmasına elvermiştir. Bu değişmeler kısa va­dede, özellikle dış dengenin yeniden kurulabilmesini sağlamıştır. 1980’li yıllar para piya­salarında serbestleşme girişimlerinin birkaç kez denendiği, daha açık bir ifadeyle para po­litikalarının uygulanması veya çeşitli parasal araçların geliştirilerek para politikalarının da­ha etkin olabilmesi için önlemlerin devreye sokulduğu bir dönemdir. Bununla beraber, döviz rejimindeki sınırlamaların kalkmasıyla dış ticaretin serbestleşmesinin ardından, faiz rejiminde sürdürülen serbestleşme, para politikalarının fiyat istikrarını sağlamada etkin bir politika demeti olmasını sağlanmıştır.

Gerek 1990 yılında açıklanan para programı, gerekse 5 Nisan Kararları’nın ardından IMF denetiminde sürdürülen parasal istikrar uygulamaları enflasyonun tek başına para politikalarıyla önlenemeyeceğini göstermiştir. Cumhuriyet’ in başlangıcından itibaren para politikalarına bakılınca, bu politikalarda ten olarak beş evrenin olduğu görülmektedir: Cumhuriyet’ in kurulduğu ilk yıllardan çok partili yaşama kadar geçen dönemdeki kamu kesimi kurumsallaşma süreci; özel kesimdeki finans kurumlarının oluşma dönemi; çok partili yaşama geçilmesinden bu yana para ekonomisi ve parasal kurumların yaygınlaşması dönemi (1970’li yıllardaki enflasyonist süreç bu döneme dahil edilmelidir); ticari serbestleşme dönemi; mali serbestleşme ve parasal program denemeleri dönemi. Kısacası, 1989 yılına dek kırk yıla yakın bir süre tasarruf araçlarının ve para piyasalarının gelişmesi sürecinde enflasyonist politikalar egemen olmuş, mali serbestleşmeyle bu süreç tersine çevrilmiş ve iktisat politikalarının stratejisi değişmiştir. Bu yeni strateji, enflasyonun temel alındığı yapının aksine, enflasyondan kaçınan, hatta yüksek reel faizlerle iç talebin baskı altına alındığı ve ihracatın desteklendiği bir strateji olmuştur. Başka bir deyimle, dışa açılma stratejisi aynı zamanda para politikalarının da bağımsız bir biçimde uygulanmasını amaçlamıştır.

  1. Kamusal Kurumlaşma Dönemi (1923-1950)Yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu döneminde altın standardı temel alınmasına rağmen uygulamada hiçbir zaman paranın altınla değiştirilebildiği bir sistem gerçekleştirilmemiştir. 1925 itibariyle altın sikke tedavülü sona ermiş, ancak daha önce basılan sikkelerin belli bir karla satılmasına izin verilmiştir. 1934 yılına dek ekonominin tarımsal ağırlığına dayalı olarak para talebi etkilenirken, para arzında mevsimsel değişmeler süregelmiş, zaman zaman mevsimsel olarak likidite sıkıntıları yaşanmıştır. Bununla beraber bu yıllarda yaşanan likidite sıkıntıları Türk lirasına olan güveni artırmış, hatta bazı dönemlerde fiyatların düşmesiyle satın alma gücünün artmasına bile neden olmuştur.

Cumhuriyet’ in ilk yıllarında Batı’ da süregelen ekonomik istikrar, benzer biçimde Türk ekonomisinde de hissedilmiştir. Ancak, 1929 yılında dış borç ödemeleri başlayınca, Türk lirası hızla değer yitirmeye başlamış, diğer yandan da o yıl çıkan Wall Street Krizi TL’ni bir spekülasyon aracı olmasına neden olunca korumacı bir döneme girilerek yeni bir ithalat rejimi uygulanması kararı alınmıştır. Bu gelişmeler karşısında para arzı denetlenerek TL’nin uluslararası değerini koruyacak bir Merkez Bankası’nın kurulması gereksinin duyulmuş ve 26 Şubat 1930’da Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu çıkarılmıştı. Daha sonra, 24 Mart 1930’da bankalarla Maliye Bakanlığı tarafından bir Bankalar Konsorsiyumu oluşturarak Merkez Bankası işlevlerinin yürütülmesi sağlanmıştır. TL yabancı paralara karşı sabitlenmiş, belirlenen kur 1934 yılına dek sürdürülmüştür. Konsorsiyumun ilk döneminde, ülke ekonomisine oldukça yoğun yabancı para akımı gerçekleşmiş ve para arzının artışına neden olmuştur.

3 Ekim 193l’ de kurulan Merkez Bankası, konsorsiyumun yerini almıştır. Aynı yıl Merkez Bankası, döviz ve devlet tahvili karşılığı para çıkarmış ve İngiliz sterlininin değer yitirme sonucunda altın standardından çıkılınca, TL’nin değerini Fransız frankına göre sabitleştirerek uluslararası rezervlerinin tümünü altına çevirmiştir. Bunun yanı sıra, süregelen iç borçlanma, ödemeler dengesinde bir fazlalık yaratmış ve bu etkiyle de altın rezervleri iki yıl içinde yüzde 50 oranında artmıştır. 1939 yılına kadar tüm parasal gelişmeler Merkez Bankası’nın Hazine’yi finanse etmesi biçiminde gerçekleşmiştir. Hızlı parasal genişlemeye rağmen bunun çok küçük bir kısmı fiyat düzeyine yansımış, hatta döviz kuru sürekli sabit kaldığından TL bir miktar aşırı değer kazanmıştır.  1939 yılı itibariyle savaş yılları boyunca yüksek bir enflasyon yaşanmış, savaş sonrasında, 7 Eylül 1946’da TL yüzde 55 oranında devalüe edilmiştir. Ziraat Bankası altın satarak hem altın fiyatlarının artışını durdurmaya, hem de tedavülden para çekmeye çalışmıştır. Savaş sonrası da (1946-1950) para arzındaki artış oranı enflasyon oranının çok üstünde seyret­miştir.

Özetle, bu dönemde genel olarak para arzı hızlı bir biçimde genişleyerek ekonominin tü­müne yayılan bir parasallaşma süreci başlamıştır. Kambiyo rejimi açısından bakılınca sabit kur uygulaması dolayısıyla para politikasından çok maliye politikasının bu dönemde daha etkin ve egemen olduğu söylenebilir. Ayrıca, temel ekonomi politikası araçlarının da bu dönemde geliştiği ve yeni kurulan kamu bankalarıyla beraber hızlı bir ekonomik canlan­mayı sağlayarak yeni sanayi kesiminin teşvik edildiği gözlenmektedir. Örneğin, faiz oran­ları çok yüksek tutulmayarak yerli yatırımların teşviki hedeflenmiştir.

Bu önlemlere rağ­men. özel kesimin yatırımları konusunda elde edilen başarı gayet sınırlı kalmıştır. 3. Özel Kurumsallaşma Dönemi (1950-1961)  1950 sonrasında, büyüme hızının artması nedeniyle kamu harcamaları kamu gelirlerinden daha hızlı artmış ve aradaki kamu açığı sürekli borçlanma ve Merkez Bankası’nın parasal genişleme yaratan politikalarıyla finanse edilmiştir. 1950’li yılların ilk yarısında hem mev­duatlar, hem de likidite oranlarının yükselmesiyle para çarpanı artmıştır. Merkez Bankası bir yandan reeskont oranını düşürmüş, bir yandan da parasal tabanını, yani kendi oluşturduğu parayı artırmıştır.  1940 yılında olduğu gibi 1955 yılında da Merkez Bankası’nın kanun değişikliği ile Hazi­ne’ ye daha fazla avans vermesi (bütçenin yüzde 15’i kadar) sağlanmıştır.

1955 ve 1956 yıl­larında reeskont oranlarının iki kez artırılmasına rağmen, ticari bankaların para yaratma ka­pasiteleri aşılamamış ve kredi tavanı uygulaması getirilmiştir. Yine de 1954-1957 yılları arasında enflasyon artmış, ödemeler dengesi bozulmuş ve 4 Ağustos 1958 tarihinde bir is­tikrar programı yürürlüğe sokulmuştur. Banka kredileri dondurulmuş, Kamu İktisadi Te­şekkülleri’ne (KIT) ve Toprak Mahsulleri Ofisi’ne bütçe denkliği zorunluluğu getirilmiş­tir. Döviz kurunun kendiliğinden değer yitirmesine müsaade edilmiş, fakat faizler artırıl­madığından, ortaya kredi talebi fazlası çıkmıştır. Ancak, bu program sonucunda büyüme yavaşlamadan enflasyonun düşmesi sağlanmıştır. Özetle bu dönem, daha fazla para yaratılarak ekonomide daha hızlı bir büyümenin amaç­landığı ve ilk zamanlar enflasyona neden olmamakla birlikte daha sonraları giderek artan enflasyon olgusu karşısında ödemeler dengesinin de bozulduğu ve devalüasyonu içeren bir istikrar paketinin zorunluluk haline geldiği dönem olmuştur.

Ekonominin parasallaştığı bu süreçte bankalar yaygınlaşarak ekonominin önemli kurumları haline gelmiştir. Merkez Bankası, Hazine ve Maliye ilişkileri gelişmiş, Merkez Bankası’nın reeskont oranı, mevdu­at munzam karşılığı gibi geleneksel para kontrol araçları da kullanılmaya başlanmıştır. Bu arada ekonomi giderek dışa açılmış ve bu nedenle de para politikalarının uygulanma ge­reksinimi de bir artış göstermiştir.

  1. Para Piyasalarının Yaygınlaşma Dönemi (1962-1980)  4.1 İstikrarlı Dönem (1962-1970): Planlı kalkınma döneminin başında para arzındaki artışın reel milli gelirden yüksek olmaması hedeflenmiştir. Ancak, 1964 yılında uygulanan yanlış para politikası sonucunda büyüme hızı düşünce, Merkez Bankası vadeli mevdu üzerindeki munzam karşılıkları ve öncelikli kredilere uygulanan reeskont oranlarını düşürmüş, öte yandan reeskont üzerinden kredilerinin limitini ve kamuya olan kredileri artırmıştır. Böylece de yüksek bir büyüme hızına ulaşılabilmiştir.

Genişlemeci politikalar ihracatın teşviki için faizleri düşük tutup vergi iadesi uygulamalarını sürdürünce, kısa zaman içinde döviz kuru düşük kalmış ve Ağustos 1970’te TL’nin yeniden devalüe edilmesi gereği doğmuştur. Planlı dönemde parasal genişleme daha çok özel kesime yöneltilmiş enflasyon büyüme hızının bir hayli altında seyretmiştir. Bu dönemde yapılan devalüasyonlar işçi dövizi girişlerini de bir hayli artırmıştır.

29 Ocak 1970 tarihinde 1211 sayılı bugünkü Merkez Bankası Kanunu çıkarılmıştır. Yasayla Merkez Bankası’na Finanssal kurumların yatırım, tahvil satışları ve taksitli satış anlaşmaları gibi işlemlerini düzenleme yetkisi verilmiştir.

Bu dönemde ekonominin dışa açılma süreci yavaşlamış, bundan dolayı para politikasına olan gereksinim azalmıştır. Banka kullanımı halk arasında yaygınlaşmış, özel Finanssal kesimin gelişimi kamu Finanssal kesiminden daha yavaş olmuştur. Bu dönemde kalkınma hızının yüksek olması ve bunun büyük ölçüde planlı modelle sağlanması, kısa vadeli para politikalarına olan gereksinimi törpülemiştir.

Bununla beraber kalkınmacı model içinde maliye politikaları önemini artırmıştır. Öte yandan, faizler genel olarak düşük kaldığından yurt içinde yeterince tasarruf yapılamamış, dolayısıyla da mevduat toplanamamıştır.

4.2 Enflasyonist Dönem (1971-1980): 1971 devalüasyonu sonrasında parasal genişleme stabilize edilemeyince, enflasyon oranı da yükselmiştir. 1973 yılında uluslararası rezervler ve özel kesime giden Merkez Bankası kredilerinin artmasıyla para arzı bir hayli artarak enflasyonu da yükseltmiştir. Bu dönemin ilk yarısında ithalatın büyük ölçüde sübvanse edilmesi karşısında kur ayarlaması da yapılmayınca, parasal genişlemeyle artan iç talep ithalat talebini körüklemiştir. Öte yandan devalüasyon sonrası oluşturulmaya karar verilen Dövize Çevrilebilir Mevduat (DÇM) hem yurtiçine gelen döviz girdilerini artırmış, hem de parasal genişlemeye yol açmıştır.

Öte yandan KiT’lerin artan açıkları karşısında kamu sektörüne verilen Merkez Bankası kredileri de giderek fazlalaşmıştır. Merkez Bankası’nın Hazine avanslarının emisyon toplamı içindeki payı bu dönemde yüzde 25’ten yüzde 84’e kadar yükselmiştir. Nihayet 1976 itibariyle ortaya bir stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) olgusu çıkmış ve aşırı değer kazanan TL, bu kez ihracatın ve DÇM’lerin düşmesine neden olmuştur. 1977 yılında net dış varlıkların yüzde 86 oranında erimesiyle bir ödemeler dengesi kriziyle karşı karşıya gelinmiştir.

1976-1979 döneminde Merkez Bankası’nın doğrudan kredileri yılda ortalama yüzde 70 artmıştır.  Bu dönemin temel özelliği, daralmacı para politikalarının uygulanması gereğinin açıkça ortaya çıkmasına rağmen, siyasi sorumluların ve parasal yetkililerin genişlemeci para politikalarını sürdürmeleri olmuştur. Gerek faizlerin, gerekse döviz kurunun, artan enflasyon karşısında yukarı doğru ayarlanarak denge elde edilmesi engellenmiştir. Kısacası, para po­litikalarının aşırı genişlemeci ve enflasyonist olduğu söylenebilir. Öte yandan, sabit kur uy­gulaması sürmüş, bankacılık ve finans kesimindeki kamu egemenliği de devam etmiştir. Bu dönemde artan işsizlik ve giderek dışa kapanan bir ekonomik yapıda etkin bir para politi­kasının uygulanması da zaten beklenemezdi.

  1. Dış Ticarette Serbestleşme Dönemi (1 980-1988)  1970’li yıllarda maliyet enflasyonu giderek talep enflasyonuna, zamanla da bir ekonomik krize dönüşünce 24 Ocak 1980’de bir dizi istikrar tedbiri alınmıştır. Bunların bir kısmı ağırlıklı olarak parasal tedbirdir. Birincisi, döviz kuru büyük ölçüde devalüe edilmiş, kamu fiyatları artırılmış ve faizler yükseltilmiştir. Böylece, TL’ye olan talep yeniden güçlendiril­meye, vadeli mevduatlar teşvik edilmeye ve iç talebin kısılmasına çalışılmıştır. 1981 yılın­da döviz kurlarının her gün yeniden belirlenmesi uygulanmasına geçilirken faizlerdeki sı­nırlamalar kaldırılmıştır. Bununla beraber, büyük bankalar kendi aralarında anlaşarak faiz­lerin yeterince yükselmesini önlemişlerdir. Daha sonra Sermaye Piyasası Kurulu oluşturul­muş, mevduat sertifikaları gibi yeni mali araçların çıkarılmasına izin verilmiştir.

24 Ocak ve ertesinde alınan kararlar önce bankaları faizleri yükseltmek zorunda bırakarak para piyasalarını birdenbire canlandırmış, fakat gerekli yasal güvenceler geliştirilemediğin­den bir süre sonra “Banker Faciası” olarak bilinen bir krize neden olmuştur. Bunun üze­rine 1983-1985 döneminde mevduat sigortasının da başlatılmasını içeren bir dizi önlem alınmış ve 30 sayılı kararnameyle banka kredileri faiz hadleri serbestleşirken, mevduat fa­izlerinin belirlenmesi Merkez Bankası’nın denetimine bağlanmıştır. Bu dönemde, genel­likle kısa dönem faizler uzun dönem faizlerin üzerinde tutularak parasal yetkililerin enflas­yonun uzun dönemde ineceği izlenimini vermeye çalıştıkları görülmüştür. Daha sonra mevduat munzam karşılıkları ve disponibilite oranları düşürülmüş, vadeli ve vadesiz mev­duatlar arasındaki oransal farklılıklar da giderilmiştir. Öte yandan, yerleşik bireylerin döviz bulundurma ve her türlü mevduat hakları tanınmıştır. Dış ticaretle ilgili bankacılık işlem­leri Merkez Bankası tekelinden çıkarılarak özel bankalara verilmiştir.  6. Mali Serbestleşme Dönemi (1 988-1994)  1985 yılında Hazine’nin haftalık iç borçlanma ihaleleri başlatılmıştır. 1986 Haziranı ‘nda ise açık piyasa işlemleri tam olarak serbestleşmiş ve Şubat 1987’de ilk uygulamalar başla­tılmıştır. Yine 1986 yılında bankalararası para piyasası oluşturulmuş, İstanbul Menkul Kıy­metler Borsası yeniden işlemeye başlamış ve özel sektör bono ve tahvillerinin faizleri üze­rindeki sınırlamalar kaldırılmıştır. Bu dönemin en önemli özelliği, mali serbestleşmenin dış ticaretteki serbestleşmeyle birlik­te denenmesine rağmen bunun başarılamamasıdır. Bunun sonucunda para politikalarının uygulanabilirliğini artıracak tedbirler tam anlamıyla alınamamıştır. Buna rağmen, özellik­le Avrupa Gümrük Birliği’ne karşı yükümlülükler nedeniyle, dış ticaretteki serbestleşme­nin normal düzeyde ilerlediği gözlenmektedir.  1987 yılında faizlerin ilk serbest bırakılma girişimi başarılı sonuç vermeyince,

4 Şubat 1988 tarihinde alınan bir dizi kararla ikinci kez faizlerin serbestleştirilmesi girişimi (özel­likle mevduat faizleri üzerinde) denenmiş ve bu kez başarı elde edilmiştir. 1988 yılında alınan faizleri yükseltme kararı, zaman içinde 12 Ekim 1989 tarihinde tüm mevduat ve kredi faizlerinin serbestleşmesiyle sonuçlanmıştır. 1988 yılında alınan kararların başarılı olmasını aslında bazı ek önlemler sağlamıştır. Karşılık oranlarının yükseltilmesi, bunların kısa bir sürede yatırılması zorunluluğu ile döviz tevdiat hesaplarına karşılık oranlarının uygulanması, TL’ye olan güveni artırarak serbest piyasadaki döviz kurları ile resmi kurlar arasındaki makasın tekrar kontrol edilerek küçültülmesi sağlanmıştır. 8 Ağustos 1988 tarihinde Türkiye’de Merkez Bankası kur belirleme seansları ile döviz ve efektif piyasa faaliyetleri başlatmış, Eylül 1988’de TL-döviz, efektif-efektif (TL karşılığı swap), TL ve döviz depoları işlemleri piyasalarının faaliyetleri başlatılmıştır. Böylece, 1980’li yılların ilk yarısında başlatılan ticari serbestleşmenin ardından, 1988 yılında da mali serbestleşme gerçekleştirilmiştir. Mali serbestleşmenin en önemli adımı ise Ağustos 1989’da çıkan ve tüm yabancı sermaye akışını serbestleştiren 32 sayılı karardır.

Ancak, mali serbestleşme, farklı nedenlerle ortaya çıkmış dahi olsa, bir ekonomik istikrarsızlık sürecinde başlatıldığından, oluşan bu yeni yapıya uyumlu bir yeni istikrar arayışı kısa sürede tekrar gündeme gelmiştir. 6.1 1990 Parasal Programı  Mali serbestleşme ve yurtiçi faizlerin yükselmesi sonucu, 1988 yılı itibariyle kısa vade yabancı sermaye girişlerinde önemli artışlar olmuştur. Böylece uluslararası rezervler artmış ve Merkez Bankası bu yapıya dayanarak, daha önceleri kendi içinde izlediği fakat açıklamadığı parasal programı 1990 yılının başında açıklayarak yürürlüğe koymuştur. Bu parasal program temel olarak, Merkez Bankası’nın iç yükümlülüklerinin ve aktif kalemleri içinde yer alan Hazine’ye verdiği avansların denetim altına alınmasını ve bunun yanı sıra da, kez Bankası’nın bilanço büyüklüğünün kontrol edilmesini amaçlamıştır. Programın bilinen hedefi ise Alman Merkez Bankası’nın da bir zamanlar uyguladığı parasal hedef “Merkez Bankası Parası’nı kontrol etmesi olmuştur. Temel olarak açık piyasa işlemi döviz işlemleri aracılığıyla yürütülen bu program, uygulamaya sokulduğu ilk altı ayda şartlı sonuçlar vermesine rağmen, Körfez Savaşı’nın çıkmasıyla son bulmuştur.

 

6.2 5 Nisan 1994 Parasal Programı  1992 ve 1993 yıllarında da genişlemeci para politikaları sürmüştür. TL’nin değeri yabancı paralar karşısında reel olarak devalüe edilmeyerek ve faizler Hazine’nin baskıları düşük tutularak, sonunda enflasyon düşük tutulabilmiş, fakat dış dengeler, özellikle dış ticaret dengesi çok bozulmuştur. Öte yandan, giderek düşen kamu gelirlerinin yanı sıra iç talebin artması sonucu artan kamu harcamaları hem bir bütçe dengesi krizine neden olmuş, hem de döviz piyasalarına yansıyarak 5 Nisan 1994 tarihinde bir istikrar paketi zorunlu hale getirmiştir. Paketin ardından IMF yetkilileriyle yapılan görüşmelerde, bu kez parasal hedeflerin yanı sıra, döviz kuru hedeflerinin de göz önüne alınarak istikrarın sağlanması konusunda anlaşmaya varılmıştır. Bu parasal program da, 1990 yılı parasal programına benzer bir biçimde faizlerin yükselmesi ve durgunluğa bağlı olarak dış ticaretteki geçici düzelme sonucu önceleri döviz rezervlerini artırmış, fakat daha sonra ekonomik canlanmanın önemli ölçülerde artan ithalat talebiyle dış ticaret açığı oluşmasına neden olmuştur. Bu dönemin temel özelliği parasal program denemelerine gidilmesi ve Merkez Bankası’nın döviz veya Hazine bonosu gibi iç borçlanma senetleriyle “açık piyasa işlemleri”ne daha fazla yönelmesidir.

 

  1. 1995-1996 Dönemi ve 1997 Para Programı  5 Nisan Kararları’ndan sonra ekonomide gözlenen en önemli olgu yüksek reel faiz döne­minin pekişmesidir. Bu pekişme, mali liberasyonun kamu açıklarıyla beraber sürdürebil­mesi için tüm maliyetlerin üstlenilmesi anlamına gelmektedir.  1994 yılında alınan kısa vadeli istikrar önlemlerin sonucunda kamu maliyesindeki olumlu ge­lişmeler gözlenmiştir. Özellikle kamu açıklarının frenlenmesiyle Hazine’nin Merkez Banka­sı’ndan kullandığı avanslar sınırlı ölçülere çekilebilmiştir. Bu gelişmenin bir nedeni, kamu açıklarının azalması, diğer bir nedeni de 25 Nisan 1994 tarihinde Merkez Bankası Kanu­nu’nda yapılan değişiklik olmuştur. Böylece Hazine’nin Merkez Bankası’na, bağımlılığı azal­tılmaya çalışılmış, ayrıca daha önceki yıllarda toplam bütçe ödeneklerinin yüzde 15’i kadar kısa vadeli avans kullanabilen Hazine’ye, 1995 yılında yüzde 12 ve daha sonraki yıllarda azaltılarak 1998’de yüzde 3’e kadar inen bir borçlanabilme sınırı tanınmıştır.

 

Ancak 1995 yılında ülkenin bir erken seçim havasına girmesi, kamu maliyesinde sağlanan dengelerin ye­niden bozulmasına ve Merkez Bankası’nın koyduğu hedeflerin şaşılmasına neden olmuştur.  Para politikasının maliye politikasına bağımlılığını azaltmak, elbette sıkı ve etkin para po­litikasının en temel öğesidir. Bu yönde atılan bazı adımlar da Merkez Bankası bilançosu­nun kısa sürede yapısal değişiklik göstermesine ve parasal genişlemenin başka mekanizma­larla gelişmesine neden olmuştur. Merkez Bankası’nın iç (TL) varlıklarına getirilen sınır­lama, aynı zamanda TL faizlerinin çok yükseldiği bir dönemde Merkez Bankası dış varlık­larının aşırı düzeylere yükselmesine neden olmuştur. Yurtdışından gelen yabancı yatırım­cılar bir yandan yurtiçine döviz getirmişler, diğer yandan da mali sistem içinde döviz var­lık ve işlemleri arttıkça Merkez Bankası da yüklü döviz rezervleri taşımak zorunda kalmış­tır. Bu durumda döviz kurundaki devalüasyon hızı istenen oranlardan daha düşük düzey­lerde gerçekleşince Merkez Bankası zaman zaman döviz satın almak zorunda kalmış, bu da rezervleri büsbütün şişirmiştir.

5 Nisan Kararları sonrasında gözlenen bir başka gelişme, Hazine’nin dış borçlanma yeri­ne iç borçlanmayı yeğlemesi ve bunu sürdürebilmek için sürekli nominal faizlerin belirlen­mesinde piyasaların daha etkin olabilmesine izin vermesidir. Ancak bu strateji mali derin­leşmenin sınırlı kaldığı bir ekonomide reel faizlerin çok yüksek düzeylerde seyretmesine neden olmuş ve iç borç stoku hızla büyümüştür. Ayrıca Merkez Bankası, para politikala­rının uygulanmasında Hazine ile borç yönetim stratejisini kolaylaştırıcı bir eşgüdüm içine girmiş, hatta 1997 yılında Hazine ve Merkez Bankası arasında bir protokol imzalanmıştır. 1994 sonrası izlenen para politikalarının ana ekseni reel döviz kuru sepetinin (1 ABD doları artı 1,5 DM) uzun vadede Merkez Bankası gözetiminde seyretmesi, ancak günlük hareket­lerde piyasa tarafından belirlenmesidir. Bunun temel nedeni, enflasyonun büsbütün kontrol­den çıkmaması için para otoritesinin döviz kurlarını heterodoks biçimde bir çeşit çıpa olarak kullanmasıdır.

Ancak bu politika finans kesimi döviz yükümlülüklerini olabildiğince artırma­ya yöneltmiş ve ülkeye giren döviz Merkez Bankası döviz rezervlerini hızla artırmıştır. Merkez Bankası, 1994 yılı sonrası bankaların ve diğer Finanssal kurumların ana ilgi alanı ha­line gelen devlet iç borçlanma senetlerinin ihalelerinin piyasa üzerinde yarattığı etkileri bertaraf etmeye çalışmıştır. Reel döviz kurunun uzun süre sabitleşmesi ve nominal faizle­rin çok yüksek düzeylerde olması, bankaların yurtdışından elde ettikleri fonları Hazine iç borçlanma senetlerine yatırmalarına neden olmuştur. Bu gelişme üzerine bankaların döviz pozisyon açıkları riskli sınırlara dayanmış ve Merkez Bankası da döviz açık pozisyonlarını (sermaye tabanlarının yüzde 50’siyle) sınırlamıştır. Ancak bankaların ellerinde toplanan borç senetleri öylesine büyümüştür ki, bankalar bu senetlerden karlarını daha da artırmak için repo işlemlerini başlatmışlardır. Merkez Bankası, 1994 sonrası dönemde parasal programlamasını sürdürmüş, ancak sadece 1998 istikrar programıyla beraber hedeflerini açıklamıştır. 1990 para programında parasal hedef olarak ele alınan Merkez Bankası bilanço büyüklüğü ve Merkez Bankası parası yerine, 1995 yılından sonra göreli olarak daha istikrarlı hareket eden rezerv para ele alınmıştır. Bu büyüklük kısa vadeli işlemler olan, gerek Merkez Bankası “açık para işlemlerinden” (API), gerekse de Hazine’nin Merkez Bankası nezrinde açmış olduğu hesap “kamu mevduatı hesabı” ndan etkilenmemektedir. Öte yandan, 1998 para programında Merkez Bankası yeniden hedef değiştirmiş, bu kez Merkez Bankası bilançosunun net iç varlıklar (iç varlıklar-APİ’ler-kamu mevduatı) kalemini kontrol etmeye başlamıştır.

 

Bu gelişmelerin yanı sıra bankaların para yaratma mekanizmaları üzerinde Merkez Bankası çeşitli önlemler almış, 1994 yılında gerek munzam karşılıkları (yüzde l6’dan yüzde 17’ye), gerekse disponibilite oranları (yüzde 8’den 9’a) birer puan yükseltilirken, 1996 yılında finans kesiminde maliyeti aşağıya çekme amacıyla tüm TL mevduat munzamları yüzde sekize, döviz mevduat munzamları da yüzde onbir’e, disponibilite oranları ise TL’de yüzde altıya, dövizde ise yüzde üçe çekilmiştir. Öte yandan, bankalara bu rahatlık getirilirken, Merkez Bankası bankalara açtığı reeskont penceresini daha da daraltmış ve iç varlıklarını daha etkin bir biçimde kontrol etmeye başlamıştır. 1995-1997 döneminde çok sıkı para politikası izlenememesinin temel nedeni kamu maliyesinde dengelerin sağlanamaması olmuştur.

Merkez Bankası temel olarak döviz kurlarını kontrol etmiş, faizlerde belli bir serbestliği sağlamış ve Hazine’nin borçlanmasını sürdürülebilmesi için de piyasalarda kısa vadeli dengelerin bozulmamasına çalışmıştır. Bunu rağmen, para piyasaları siyasal ve makroekonomik istikrarsızlık nedeniyle belli bir oynaklık göstermiş, bu da spekülatif hareketlerin gelişmesine neden olmuştur. Ancak gelinen nokta, özel kesimden kaynaklanan yüklü bir dış borç, kamu kesiminin faiz ödemelerinden kaynaklanan yüklü bir iç borç ve bunların beraberce güdülendiği şişkin iç talep sonucu ödemeler dengesindeki cari açıkların egemen olduğu bir ekonomik yapıdır.  Bugüne dek genel olarak izlenen yapısal değişim sürecine bakıldığında, mali serbestleşme ile Merkez Bankası’nın izlediği para politikalarının bir istikrar aracı olarak kullanılabileceği bir konuma yönelindiği belirtilebilir. Türkiye’de tam istihdam koşulu bulunmamasına rağmen, esnek kur sistemine geçilmesiyle para politikalarının etkinliğinin göreli olarak arttığı veya daha yoğun kullanıldığı gözlenmektedir. 1990 yılında açıklanan para programıyla, 5 Nisan Kararları’nın ardından IMF gözetiminde sürdürülen para programları bunun ilk ve en açık göstergeleri olmuştur. Ancak istikrarı sağlamada yalnız başına kullanılan politikalarının yeterince başarılı olamadığını da tekrarlamakta yarar var

[wp_ad_camp_2]